Kan Kanserleri (Lösemiler) TAM OLARAK BİLİNMEYEN BİR NEDENLE AKYUVARLARIN
ANİ VE DENETLENEMEZ BİÇİMDE ÜREMESİYLE ORTAYA ÇIKAN BİR GRUP HASTALIK GENEL
OLARAK KAN KANSERİ (LÖSEMİ) OLARAK ADLANDIRILIR. Lösemi terimi beyaz kan,
yani akyuvarlar açısından zengin kan anlamına gelir. Kanda akyuvar sayısının
artmasıyla seyreden lösemiler, kan kanserlerinin yalnızca bir bölümünü
oluşturur. Bu nedenle günümüzde kan dolaşımında olgunlaşmamış ve tipik
olmayan akyuvarların sayıca çok ya da az olmasına göre “lösemik kan kanseri”
ve “alösemik kan kanseri” ayırımı yapılmaktadır. Kan kanserleri çeşitli
akyuvar hücrelerinin üretildiği dokuları etkileyen bir tümör hastalığıdır.
Dolaşımdaki kanı etkilediği gibi, sonuçları çevre kanında belirgin biçimde
görülmeyebilir. Hastalıktan etkilenen hücreler (granülositler, lenfositler,
retikülohistiyositler ve plazma hücreleri) denetimden çıkarak bağımsız
hareket etmeye başlar ve kan hücrelerinin üretildiği organlara, ayrıca başka
organ ve dokulara yerleşip yapısal yıkıma neden olurlar. NEDENLERİ Bütün
tümörler gibi kan kanserlerinin de nedenleri açıklığa kavuşmamıştır. Ama
araştırmalar, kan kanserine neden olan ya da hazırlayan etkenler hakkında
önemli veriler sağlamıştır. Bunlara “lökomojen faktörler”, yani kan
kanserini hazırlayıcı etkenler adı verilir. Bazı etkenlerin (örneğin
iyonlaştırıcı ışının [radyasyon]) hastalığa neden olduğu kesinlikle
bilinmekle birlikte, bazıları henüz kanıtlanmamıştır. - IRK, YAŞ VE
CİNSİYETE BAĞLI ETKENLER Yirmi dört ülkede yapılan bir araştırmaya göre kan
kanserinden ölüm oranı 100.000 de 6 dır. Ama hastalığın görülme sıklığı
toplumlara göre değişir; beyazlarda, Afrika ve Uzakdoğu kökenlilere göre iki
kat daha sık rastlanır. Kronik lenfositer lösemi Japonlar’da ve Çinlilerde
hiç görülmezken, Yahudiler’de son derece yaygındır. Bunun nedeni tam olarak
bilinmemekle birlikte ırk, kalıtım ve çevre etkenlerininrolü
tartışılmaktadır. Hastalığın görülme sıklığı ile yaş arasındaki bağıntı çok
değişkendir; Yaşamın ilk on yılında artan görülme sıklığı, 3-5 yaşlarında en
yüksek orandadır. Hastalık 50 yaş sonrası yeniden sıklaşır ve 70-75
yaşlarında sıklığı ikinci kez doruğa ulaşır. Yaş ile hastalığın değişik
tipleri arasında da bir bağıntı vardır. Çocuklarda akkut lenfositer lösemiye
sık rastlanırken, akut miyeloit tip ender görülür. Çocukluk döneminde
hastalığın kronik biçimleri hemen hemen hiç görülmez. Orta yaşlarda akut ve
kronik tipler yaklaşık olarak eşit orandadır, yaşlılarda ise kronik
lenfositer lösemi ve akut miyeloit lösemi oranı belirgin biçimde artar. Ama
bütün lösemi türleri içinde, kötü gidişli akut tipler, ötekilerden daha sık
görülmektedir. Ayrıca hastalık, kadınlara göre erkeklerde daha yaygındır.
Kan kanserinde kalıtsal etkenlerin önemi konusunda tartışmalı görüşler
vardır. - İYONLAŞTIRICI IŞINIM İyonlaştırıcı ışınımın hazırlayıcı etkisi,
insan ve hayvanlar üzerinde deneylerle kanıtlanmıştır. İnsanlarda ışınıma
bağlı olarak gelişen kan kanseri olguları uzun süreden beri bilinir.
Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarından sonra sağ kalan insanlar
üzerinde yapılan araştırmalarda, ışınımın kan kanseri sıklığını önemli
ölçüde artırdığı, ayrıca ışınım miktarı ile kan kanseri arasında doğru
orantılı bir ilişki olduğu açıkça kanıtlanmıştır. Kan kanserinin radyoloji
uzmanı hekimlerde başka insanlara oranladaha sık görüldüğü de bilinen bir
gerçektir. - KAN KANSERİNİ HAZIRLAYAN BAŞKA DIŞ ETKENLER Uzun süre benzol
etkisinde çalışan kişilerdeki akut miyeloit lösemi sıklığı, benzolün
hastalık nedeni olduğu yolunda en küçük bir kuşku bırakmamaktadır. Başka
maddelerle ilaçların böyle bir rol oynayıp oynamadığı konusunda ise kesin
bir bilgi yoktur. Akut ve kronik olmak üzere iki tip kan kanseri vardır. Bu
biçimlerde etkilenen hücrenin tipine göre miyeloit ve lenfositer olarak
kendi içinde ikiye ayrılır. Hücre tipine göre yapılan bu sınıflandırmada,
özellikle hastalığın akut biçimlerinde daha ender olarak öteki hücre tipleri
de etkilenebilir. Böylece akut eozinofiler kan kanseri, bazofiler kan
kanseri ve kloroma tabloları ortaya çıkar. Burada akut ve kronik
terimlerinin hastalığın klinik tablosu ile değil, kan özellikleri ile ilgili
olduğunu vurgulamak gerekir. AKUT KAN KANSERLERİ Akut kan kanserlerinde
başlangıç belirtileri çok çeşitli olduğundan, hastalık tablosunu tanımlamak
oldukça güçtür. Yine de hastalığın bulgu ve belirtilerinin çoğu, kandaki
değişikliklerden ve akut kan kanserinin yayılıcı özelliğinden kaynaklanır.
Olguların yarısından çoğunda ilk belirti kanama eğilimindeki artıştır. Sık
görülem ilk belirtiler arasında deri ve mukozalardaki purpuralar (morumsu
kırmızı küçük kanama odakları) ile dişeti ve burun kanamaları sayılabilir.
Kanama herhangi bir organda da görülebilir. Örneğin gözün ağ tabakası,
dişler, beyin, beyin-omurilik zarı (meninks), böbrek ve idrar kesesi,
sindirim organları ve akciğer zarında da kanamalara rastlanabilir. Ağır bir
seyir izleyen ateş, başlangıçta olguların üçte birinde görülürken, akut kan
kanserlerinde her olguda gözlenir. Tipik bir belirti de ağız ve yutakta
kanamalı ve doku ölümüne bağlı (nekrotik) değişimlerdir. Dil ve dudaklar
kuruyup çatlar; dişetlerinde şişme, kanama ve yer yer doku ölümü (nekroz)
görülür, iç yanak mukozası ve damakta topluiğne başı büyüklüğünde kanama
odakları ile içi kan dolu keseciklere rastlanır, büyüyen bademcikler
kanamalı, morumsu, gri beyaz bir zarla kaplıdır. Hastalığın ileri
evrelerinde her olguda görülen kansızlık, başlangıçta belli olmayabilir, ama
ilerleyici niteliği ile zamanla halsizlik, baş dönmesi, kalp atışlarında
hızlanma ve yorgunlukla gelen nefes darlığı yaratır. Hastalığın
başlangıcında ya da daha çok gidişi sırasında kanserli hücreler tüm dokulara
yayılarak değişik ölçülerde yıkıma yol açabilirler. En çok şu sonuçlar
görülür: Özellikle çocuklarda yer yer östeoliz (bölgesel kemik erimesi),
osteoporoz (kemik dokusunun yoğunluğunun azalması) ya da iskelet sisteminde
periost (kemik dış zarı) tepkimesi, etkilenen bölgeye göre değişik yerel
felçlerle ortaya çıkan sinir sistemi belirtileri, akut ya da daha çok
belirtisiz başlayan beyin-omurilik zarı tahrişine bağlı lösemi menenjiti.
Akut kan kanserinin klinik belirtileri arasında son olarak dalak, lenf
düğümü ve karaciğer büyümesi dikkati çeker. Dalak büyümesi genellikle ön
planda değildir. Hatta olguların %40 ında hiç görülmez. Aynı biçimde
karaciğer büyümesi de belirgin değildir ve olguların önemli bir bölümünde
görülmeyebilir. Öte yandan lenf düğümü büyümesi çocukluk çağı akut
lenfositer lösemilerinde baş, boyun yanları ve göğüs bölgelerinde çok
yaygındır. Bunlardan da anlaşılacağı gibi akut kan kanserlerinin çok çeşitli
klinik belirtileri vardır. Bu belirtilerin en azından hastalığın
başlangıcında tek tek ya da birkaçının bir arada görülebileceği dikkate
alınırsa, akut kan kanserinin kolayca başka hastalıklarla (enfeksiyon,
romatizma hastalıkları vs.) karıştırılabileceği ve yanlış tanı koyma
olasılığının yüksek olduğu anlaşılır. Akut kan kanserleri çok hafif ve
değişken belirtilerle ortaya çıksa da, kan tahlili yapılmasını gerektiren
bir ya da daha çok belirti mutlaka bulunur. Böylece tanıya yaklaşılır ya da
en azından kan kanseri kuşkusu sağlam bir temel üzerine oturtulur.
İNCELEMELER KAN VE KEMİK İLİĞİ İNCELEMESİ Kan kanseri tanısı ve hücre tipini
belirlemek açısından kaçınılmaz olarak en önemli inceleme kan ve kemik iliği
incelemesidir. Günümüzde kan kanseri sınıflandırmasında çevre kanın
incelenmesi yeterli görülmemektedir. Çevre kanı normale yakın olabilir ya da
belirsiz değişiklikler gösterebilir. O yüzden kemik iliği ve lenf düğümü
incelemeleri de gerektirebilir. Böylece kan kanserinin hücre tipi ve
hücrelerin olgunluk dereceleri belirlenebilir. Hücre biçimine göre çeşitli
akut kan kanseri tipleri ayırt edilebilir. Bu sınıflandırma klinik açıdan
olanaksız görünürse de, çeşitli tiplerin hücre biçimine göre aynı tedaviye
farklı yanıtlar vermesiyle doğrulanmaktadır. Akut kan kanserlerinde en
önemli bulgu kan ve kemik iliğindeki olağandışı hücrelerdir. Buna karşın
akyuvarlar ya da kemik iliği hücrelerinde her zaman sayısal değişiklik
görülmeyebilir. Kanserli hücrelerde çoğunlukla auer cisimcikleri denen
oluşumlar bulunur. Bu cisimciklerin görülmesi akut kan kanseri tanısını
kesinleştirdiği gibi, kanserin miyeloit tipte olduğunu da belirtir. GİDİŞİ
Kan kanserlerinde hastalığın gidişi ve sonlanması akut ve kronik biçimleri
ile miyeloit ve lenfositer tipler arasında büyük değişiklik gösterir. Ama
kan bulguları hastanın yaşı, hastalığın evresi ve uygulanan tedavigibi
çeşitli etkenlere göre, aynı hücre tipindeki kan kanserlerinde de gidiş ve
buna bağlı olarak sonlanma çeşitlilik gösterebilir. Kana ilişkin ve kan dışı
etkenlerin iyi bilinmesinin yanında dikkatli bir değerlendirme, oldukça sık
yapılan iki hatayı önleyebilir. Bunlardan ilki ve belki da en sık görüleni
hastalığın kan kanseri olması nedeni ile daha başından sonucun kötü
olacağını kabul etmek, ikincisi ise tam tersine hiçbir iyileşme şansı
bulunmayan olgularda aşırı beklentilerle hastaları ileri uzmanlık
merkezlerinde uzun ve bıktırıcı araştırmalarla oyalamaktır. Ağır gidişli ve
kötü sonlanan akut kan kanserlerinde, hastalığın gelişiminin önceden
belirlenmesine ve gerçekçi bir değerlendirmeye yardımcı olacak bazı temel
verileri incelemek gerekir. Herşeyden önce akut lenfositer lösemi ve akut
miyeloit lösemi arasında hastalığın gidişi açısından temelde büyük bir fark
olduğu bilinmelidir. Akut lenfositer lösemilerde tam iyileşme yüzdesi,
miyeloit lösemilere göre belirgin ölçüde yüksektir. Aynı biçimde iyileşme
dönemi ve beklenen yaşam süresi de akut lenfositer lösemilerde daha uzundur.
Özellikle çocuklardaki ALL de ilaç tedavisi neredeyse %100 tam iyileşme
sağlamaktadır. Geniş çaplı bir araştırmada tanıdan 5 yıl sonra bile yaşayan
hastalar bildirilmiştir. Bunların % 60 ında hiçbir hastalık belirtisi
görülmemiştir. TEDAVİ Duyarlı ve güç bir konu olan kan kanseri tedavisi,
kullanıma sunulan ilaçların çoğalması ve uygulama alanındaki çeşitlilik
nedeni ile daha da karmaşıklaşmıştır. Ama kronik biçimler dışında kaderci
bir tutumla hastalığın kabullenildiği geçmiş dönemlere göre durum çok
farklıdır. Hastalığın ilerleyişi uzun süre denetim altında tutulabilmekte ve
büyük bir oranda kesin olarak yenilebilmektedir. - FİZİKSEL TEDAVİ 1903 den
beri uygulanan ve uzun süre tek tedavi yöntemi olan iyonlaştırıcı ışınım
değişik biçimleri ile kan kanseri tedavisindeki en önemli fiziksel
yöntemdir. - İLAÇ TEDAVİSİ (KEMOTERAPİ) İlaç tedavisi günümüzde kan kanseri
tedavilerinin temelini oluşturur. Değişik biçimlerde etki gösteren bir çok
ilaç birlikte kullanılmaktadır. Birden çok ilacın birarada kullanılması ile
daha çok sayıda kanserli hücreyi yok etme eğilimi, günümüzde en yaygın
tedavi anlayışıdır. - HORMON TEDAVİSİ Kortikosteroid grubu ilaçların kan
kanseri tedavisinde önemli bir yeri vardır. Hormon kökenli bu ilaçların
olumlu etkileri iki biçimde görülür. Kan kanseri hücrelerine özel biçimde
etki ederek kan yapımını uyarıcı, kılcal damarlar düzeyinde de kanamayı ve
zehirlenmeyi önleyici etki gösterirler. KRONİK KAN KANSERLERİ Değişik hücre
tipli akut kan kanserlerinin tersine kronik kan kanserinde lenfositer ve
miyeloid biçimler çok değişik klinik belirtilere yol açar. Miyeloid biçimde
aşırı dalak büyümesi belirgindir. Lenfositer biçimde ise bütün vücuttaki
derin ve yüzeysel lenf düğümlerinde aynı anda belirgin bir şişme gözlenir.
KRONİK MİYELOİD LÖSEMİ (KML) Kronik miyeloid lösemi bir erişkin hastalığıdır
en çok 30-60 yaş arasında görülür. 25 yaş altında çok enderdir ve çocuklarda
kesinlikle ayrıksı bir durumdur. Ayrıca kadınlarda erkeklerden daha sık
rastlanan tek kan kanseri biçimidir. Bütün kan kanserleri arasında en
belirtisiz başlayan türdür. Sıradan kan tahlili ya da chek-up sırasında
rastlantıyla saptanan olgularda hastalığın klinik belirtilerinin, kan
tablosu değişikliklerinden 2-3 yıl sonra ortaya çıktığı belirlenmiştir.
Hastalığın en temel bulgusu belirgin ve kimi zaman aşırı boyutlara
ulaşabilen dalak büyümesidir. Dalak büyümesi görülmeyen olgularda KML tanısı
çok kuşkuludur. En erken ve sık ortaya çıkan belirtiler, karın ve sindirim
sistemiyle ilgili olarak dalak büyümesinin yol açtığı yakınmalardır.
(sindirim güçlüğü, karında gerginlik ve dolgunluk duygusu, kimi zaman karnın
sol yanında ağırlık duygusu ve ağrı). Sistemik (genel) ya da karın ve
sindirim sistemine ilişkin belirtiler daha geç ortaya çıkar. Bunlarla
birlikte görülen öteki belirtiler kansızlıktan kaynaklanan yakınmalar
(halsizlik, çarpıntı, nefes darlığı, baş dönmesi vb). Ya da metabolizmanın
hızlanmasına bağlı bulgulardır. (Örneğin kilo yitimiyle birlikte genel
durumun bozulması). KML de kanda üre artışı da sık görülür. Bunun sonucunda
böbreklerde oluşan ürik asit taşları, ağrı nöbetlerine yol açar. Kan tablosu
KML de kan ve kemik iliğindeki en belirgin özellik genel dolaşımda
granülosit dizisinden olgunlaşmamış hücrelerin görülmesidir. Bu hücrelerde
belirgin biçimde olağandışılık bulunur. Kemik iliğinde ise ilik hücreleri
belirgin ölçüde artmıştır. Akyuvar sayısında da önemli bir artış vardır. Ama
bu çeşitli olgularda hatta aynı olguda büyük farklılık (15.000-500.000 mm3
arasında) gösterir. Akyuvar sayısının normal ya da normalin altında
olmasıoldukça enderdir; akyuvar sayısındaki artış hastalığın neredeyse
değişmez bir bulgusudur. Sayıları mutlak olarak artan akyuvarlar, miyelosit
ve metamiyelositlerin çoğunlukta olduğu nötrofil granüloblastlar ve
granülositlerden oluşur. KML de görülen bu akyuvarlar normal biçimlerini bir
ölçüde yitirmiş, anormal yapıda hücrelerdir. Kemik iliğinde biçimsel
anormallik gösteren granüloblastlar arasında genellikle miyelositler
ağırlıktadır. Ama genel dolaşım kanın olduğu gibi kemik iliğinde de bu
hücrelerin bütün oluşum evrelerinin görülmesi nedeni ile, akut kan
kanserlerinin önemli bir özelliği olan “lösemihiatusu”na rastlanmaz.
Granüloblast artışı bütün hastalık dönemi boyunca değişmeyen bir bulgudur.
Öte yandan hastalığın başlangıcına ait tipik bir bulgu olan megakaryosit
artışı, hastalık boyunca azalma göstererek ileri evrelerde normalin altına
iner. Eritroblast serisindeki bozukluk ise hastalığın başlangıcında
görülmeyip, ileri evrelerde ciddi boyutlara varır. Kemik iliğindeki bu
değişikliklerle birlikte dolaşım kanında da trombosit sayısında giderek
azalma ve ağır kansızlık gelişir. Hastalık tedavi edilmediğinde kronik bir
gidiş gösterir: Tüm gelişim evrelerinde akyuvar sayısında artış ile ortaya
çıkan alevlenme dönemlerini, kendiliğinden iyileşme dönemleri izler.
Ortalama yaşam süresi üç yıldır. Ama %25 oranında 5-10 yıl yaşayan olgular
da bildirilmiştir. Dalakta ilerleyici bir büyüme vardır. Kansızlık giderek
ağırlaşı ve genel durum zafiyete varacak ölçüde bozulur. İleri aşamalarda
kanama ve enfeksiyonlar da gelişebilir. Olguların çoğunda son evrede “akut
blastik kriz” adı verilen tablo gelişir. Çoğunlukla ani biçimde, bazen de
yavaş yavaş ortaya çıkan ve önlenemeyen bu durum, akut kan kanserlerinin
klinik ve kan belirtilerini andırır. Günümüzde tedavi yöntemleri ile
hastaların çoğunda normal yaşam koşulları, çalışma etkinliği ve klinik kan
tablosunda iyileşme sağlanabilmektedir. Akut kan kanserlerinde olduğu gibi
KML de de gidişin önceden kestirilebilmesi için bazı özelliklerin bilinmesi
gerekir. Tanı aşamasında alyuvar sayısında normal ya da en azından 3.000.000
mm3 ten yüksek, trombosit sayısı normal ve akyuvar sayısı belirgin ölçüde
artmış (50.000/mm3’ten yüksek) hastalar genellikle daha uzun yaşar. Buna
karşın kansızlığın hızlı gelişmesi, olgunlaşmamış hücre ve bazofil sayısının
artması, dalak büyümesinin giderek ilerlemesi, lenf düğülerinin büyüyüp
yüzeysel lenf bezlerinin şişmesi, ışın ve ilaç tedavisine direnç gelişmesi,
kötü gidişe işaret eden bulgulardır. KML tedavisi dalağın ışınlanması ve/ya
da ilaç tedavisinden oluşur. Ayakta uygulanabilmesi ve daha ekonomik olması
nedeni ile ilaç tedavisi günümüzde daha yaygındır. Kan kanserinin yarattığı
sorunlardan biri de masrafların yüksekliğidir. KRONİK LENFOSİTER LÖSEMİ (KLL)
Kronik lenfositer lösemi, öteki bütün kan kanseri tiplerinden çok farklı
klinik belirtiler gösterir. Hastalık çok yavaş gidişlidir ve uzun süre
hiçbir belirtisi görülmez. Hastalar genellikle başka nedenlerle yitirilir.
Bu hastalığı öteki kan kanserlerinden ayıran özellik, kanserli lenfositlerin
normal lenfositlerden ayırt edilememesidir. Görülme sıklığı yaşla birlikte
artan KLL çocuklarda hiç görülmez ya da ayrıksı bir durumdur. 40 yaşın
altında ise çok enderdir. Klinik tablo KLL nin başlıca klinik belirtileri,
lenf düğümlerinde büyüme, dalak büyümesi, genel durumun ve kan tablosunun
giderek bozulması ve enfeksiyon biçiminde komplikasyonlardır. Derin ve/ya da
yüzeysel lenf düğümleri genellikle iki yanlı olarak ve bir mandalinanın
boyutunu aşmayacak ölçüde büyümüştür; hararetli ve ağrısızdır. Fistülleşme
göstermez. Dalak büyümesi KML deki kadar belirgin olmasa da hemen hemen her
zaman görülür. Uzun süre iyi olan kan tablosu, hastalığın ileri evrelerinde
giderek bozulur. Kanda antikor ve nötrofillerin azalması sonucunda özellikle
solunum ve idrar yolları enfeksiyonları gelişir. Sık gelişen bu
komplikasyonlar, hastaların ölümüne yol açan başlıca nedenlerdendir Kan
tablosu KLL de kan ve kemik iliğinin başlıca özellikleri, kanda lenfosit
ağırlıklı bir akyuvar artışı ve kemik iliğinde az çok belirgin lenfositler
artışıdır. Genellikle 100.000/mm3 i aşmayan bir akyuvar artışı ön plandadır.
Ama akyuvar sayısının normal ya da normalin altında olduğu olgular da
bilinmektedir. Yine de lenfosit sayısının artarak dolaşımdaki akyuvarların
%90-99 unu oluşturması tipik bir bulgudur. Bu duruma akyuvar sayısı normal
ve sağlıklı görünen kişilerde rastlanması son derece anlamlıdır.
Lenfositlerin büyük çoğunluğu olgunlaşmamıştır ve biçim bakımından normal
lenfositlerden çok farklı değillerdir. KLL de lenfositler görünüşte normal
biçimde olmalarına karşın, işlevsel açıdan normal lenfositlerden farklıdır.
Kemik iliğinde lenfosit egemenliği belirgin denebilecek ölçüdedir. Hastalık
ilerledikçe lenfositler giderek çoğalır ve normal kemik iliği dokusuna
tümüyle yerleşerek buradaki sağlam dokunun azalmasına neden olur. Bununla
birlikte kansızlık ile genel dolaşımda granülosit ve trombosit azalması
görülür. Alevlenme ve gerileme dönemleri ile kronik bir gidiş gösteren KLL,
olguların çoğunda çok yavaş ilerler. Hastalığın tanı öncesinde bazen hiç
belirti vermeden uzun zaman varlığını sürdürmesi ve 10-20 ya da 25 yıl
yaşayan hastalar bilinmesi, KLL nin sanıldığından daha yavaş geliştiğini
düşündürmektedir. Yine de hastalığın çok değişik bir gidiş gösterdiği
unutulmamalıdır. Sık rastlanan ve orta şiddette seyreden hastalık biçiminin
yanı sıra iyi ve kötü huylu KLL de bilinmektedir. Genellikle ileri yaşlarda
rastlanan iyi huylu KLL, yıllarca belirtisiz seyredebilir; lenf düğümünde
hafif büyüme, her zaman gözlenmeyen dalak büyümesi, genel durumun iyiliği ve
lenfosit egemenliğinde akyuvar artışı dışında normal görünen kan tablosu,
hastalığın iyi huylu biçimine özgü bulgulardır. Kötü huylu biçimlerde ise
dalak ve lenf düğümlerinde hızlı büyüme, ilk evreden başlayarak yüksek ateş,
genel durumda hızlı bir bozulma, erken dönemde kansızlık ve trombosit
sayısında azalma görülür. Ama bu hızlı gelişim kötü huylu hastalığın
kendisinden çok, hastalığa geç tanı konmuş olması ile de açıklanabilir KLL
tedavisi de dalağa ışınım verme ve ilaç tedavisinden oluşur. Ayakta
uygulanabilen ilaç tedavisine günümüzde daha çok başvurulmaktadır.
Kemik İliği Nakli KEMİK İLİĞİ TRANSPLANTASYONUNUN PRATİK
ESASLARI Kemik iliği transplantasyonu (KİT) veya periferik kök hücre
transplantasyonu (PKHT) ölümcül olabile kan veya bağışıklık sistemi
hastalıkların tedavisinde başarıyla uygulanan bir tedavi yöntemidir. İlk
olarak 1968’de başarılı olarak uygulanmıştır. Bugün sıklıkla lösemi (kan
kanseri), aplastik anemi, Hodgkin Hastalığı gibi çeşitli lenfomalar,
multiple myeloma, bağışıklık sistemi hastalıkları ile meme ve over kanseri
gibi bazı solid tümörlerin tedavisinde kullanılmaktadır. 1991’de,
Amerika’da, 7500’den fazla kişiye KİT uygulanmıştır. KİT ile her ne kadar
yılda binlerce hayat kurtarılırsa da, buna ihtiyaç duyan hastaların pek
çoğuna da (yaklaşık %70) uygun verici olmadığından transplantasyon
yapılamamaktadır. KEMİK İLİĞİ NEDİR? Kemik iliği, kemiklerin içerisinde
bulunan süngerimsi bir dokudur. Sternum (gögüs kafesi ön kemiği), kafatası,
kaburga ve omurlar vücudun kan hücrelerini yapacak olan ‘kök hücrelerini’
içerirler. Bu kan hücreleri, infeksiyonlarla savaşan lökosit, dokulara ve
organlara oksijen taşıyan ve yine bu dokuların artık maddelerini
uzaklaştıran eritrosit ve kanın pıhtılaşmasını sağlayan trombositlerdir.
KEMİK İLİĞİ TRANSPLANTASYONUNA NE GEREK VAR? Lösemi, aplastik anemi, bazı
bağışıklık sistemi hastalıklarında kemik iliğindeki (Kİ) kök hücrelerde
görevini tam olarak yapamama sonucu, aşırı sayıda hatalı ve olgunlaşmamış
kan hücrelerinin yapımı (lösemili olgular) veya kan hücre sayılarında
düşüklük (aplastik anemili olgular) söz konusu olur. Çok miktardaki
olgunlaşmamış ve hatalı kan hücreleri normal kan hücrelerinin yapımını
engeller ve kan yoluyla diğer organları işgal eder. Bu anormal kök ve kan
hücrelerini ortadan kaldırmak için yüksek dozlarda ilaç ve/veya ışın
tedavisi gereklidir. Bu tedaviler sadece anormal hücreleri öldürmekle kalmaz
aynı zamanda Kİ’deki normal hücreleri de harap eder. Bazı lenf hücre
kanserlerinde (lenfoma) ve diğer bazı kanser türlerinde de tedavi amaçlı
kullanılan yüksek doz tedaviler, benzer bir şekilde sağlıklı Kİ’de tahribat
yaratabililir. KİT, yoğun kanser tedavisi ile tahrip olan hastalıklı Kİ’nin,
normal bir Kİ ile yer değiştirmesi vasıtasıyla bu hastalıkların tedavi
edilebilmesine olanağı sağlar. KİT her ne kadar hastalığın yüzde yüz nüks
etmeyeceğini garantisi vermese de kür şansını veya en azından pek çok hasta
için hastalıksız yaşam süresini arttırır. TRANSPLANTASYON TİPLERİ KİT’de
hastalıklı Kİ tahrip edilerek yerine sağlıklı Kİ hastanın kan akımına
verilir. Başarılı bir transplantasyonda verilen yeni, sağlam Kİ büyük
kemiklerin boşluklarına (iliğe) göç eder, yerleşir ve normal kan
hücrelerinin yapımına başlarlar. Eğer verilen Kİ hasta dışında başka bir
kişiden alındıysa, KİT, ‘allojeneik KİT’ olarak adlandırılır. Kİ veren kişi
hastanın ikizi ise bu transplantasyona da ‘sinjeneik KİT’ adı verilir.
Allogeneik KİT’de, vericinin Kİ alıcının Kİ ile mümkün olduğunca mükemmel
derecede genetik uyum içerisinde olmalıdır. Eğer bu genetik uyum iyi
değilse, vercinin iliği hastanın vücudunu yabancı madde olarak algılar ve
onu yok etmek için saldırıya geçer. Hastanın hayatını tehdit edebilen bu
duruma ‘Greft Versus Host Hastalığı’ (GVHH) denir. Bunun tersine, hastanın
bağışıklık sistemi de verilen yeni iliği tahrip edebilir. Bu olaya da ‘Greft
Reddi’ denir. Hastaların genetik olarak tam uyumlu erkek kardeşe sahip olma
olasılığı %35’dir. Eğer hasta için için böyle bir verici yoksa, uluslararası
Kİ vericiler kayıtlarından uygun bir verici araştırılabilir. Yine ayrıca
uygunsuz bir verici veya otolog transplantasyon olasılıkları göz önüne
alınabilir. Belirli olgularda hastalar kendi kendilerinin Kİ vericileri
olabilirler. Bu durum ‘Otolog KİT’ olarak adlandırılır. Otolog KİT
hastalıkların Kİ’ni henüz tutmadıkları dönemlerde (sıklıkla meme, over,
beyin kanserleri, Hodgkin ve Hodgkin dışı lenfomalarda) uygulanabilir. Kİ
tutulumu olan hastalıklarda, transplantasyondan önce, alınan Kİ tedavi
sonrasında kalabilmiş olabilecek kanserli hücrelerin ortadan kaldırılması
için bir işeleme (purging) maruz tutulabilir. TRANSPLANTASYON HAZIRLIĞI
Başarılı transplantasyon için, hastanın bu işleme katlanabilecek kadar
sağlıklı olması gerekir. Hastanın KİT’e uygunluğu tespit edilirken yaş,
genel fizik durum, hastanın tanısı ve hastalığın evresi göz önüne
alınmalıdır. KİT öncesinde hastanın fizik kapasitesinin bu işlemi kaldırıp
kaldıramayacağına ilişkin bir dizi test yapmak gerekir. Transplantasyon
sonrası vücut fonksiyonlarında herhangi bir bozulma olup olmadığını tespit
için transplantasyon öncesi kalb, akciğer, böbrek ve diğer hayati organların
işlevlerinin testleri yapılmalıdır. Bu testlerin yapılması için genellikle
hastanın hastaneye yatmasına gerek yoktur. Başarılı bir KİT için problemleri
ve işlemin yan etkilerini hızla tanıyarak, uygun tedavisine biran önce
başlayabilecek doktor, hemşire ve diğer çalışanlardan oluşan tecrübeli bir
tıbbi ekibe ihtiyaç vardır. KEMİK İLİĞİ TOPLANMASI İŞLEMİ Bu işlem, hastanın
kendisinin (otolog) veya başka bir bireyin (allojeneik) verici olmasına göre
değişmez. Kİ toplanması genel aneztezi altında ameliyathanede yapılır.
Verici için çok az rahatsızlık verici ve çok az riskli bir işlemdir. Hasta
genel aneztesi altında iken,oldukça fazla miktarda Kİ içeren leğen kemiğine
arkadan iğne ile girilir. Kİ kandan dah koyu, kırmızı bir sıvı olarak
enjektör ile çekilir. Yeterli Kİ toplamak için giriş yerine çok yakın
çeşitli yerlerden işlem tekrarlanır. Ciltte cerrahi kesime ve dikişe ihtiyaç
yoktur,sadece iğnenin giriş yerine ait küçük bir delik vardır.Toplanacak Kİ
miktarı hastanın kilosuna ve çekilen materyaldeki kök hücre yoğunluğuna göre
değişir. Genellikle bir veya 5 ünite kan ve Kİ çekilir. Her ne kadar bu
miktar çok gibi görünse de, vericinin tüm Kİ’nin ancak %2’ni oluşturur.
Yaklaşık dört hafta içerisinde de vücut kayıp olan miktar yerine yenisini
yapar. Hasta aneztezi ortadan kalkınca Kİ toplama yerinde hafif de olsa
rahatsızlık hissedebilecektedir. Bu ağrı buz üzerinde kayarak düşmek ile
oluşan ağrıya benzer ve kolaylıkla basit ağrı kesicilerle ile kontrol altına
alınabilir. Kİ vericisi hasta dışındaki başka bir bireyse, bir gece
hastanede yattıktan sonra taburcu edilebilir ve birkaç gün içerisinde normal
aktivitesine geri döner.
Karaciğer Kanseri Tedavisinde Termoterapi Primer
karaciğer kanseri, tüm dünyada en sık görülen tümörlerden biridir. Değişik
tipleri arasında, karaciğer hücrelerinden (hepotositler) gelişen ve "hepatocellüler
carcinoma-HCC" veya "hepatoma" adı verilen kanser, % 80'ini oluşturur.
ABD'de az görülmesine karşılık Asya ve Afrika'da çok sık görülür. Oluşumunda
siroz (alkol), Hepatit B_ve C enfeksiyonları önemli rol oynar. Herhangi bir
nedenle siroz gelişmiş olan hastaların yıllık HCC gelişme riski % 3-5'dir.
Ayrıca küflenmiş gıdalarda (özellikle baklagiller) bulunan Aflotoksin de
hastalığın ortaya çıkmasında önemli bir nedendir. Tanı konması genellikle
güçtür. Karın sağ üst kısmında ağrı, bitkinlik hissi ve kilo kaybı en sık
görülen klinik belirtilerdir. 1/3'ünde sarılık görülür. Karaciğer sirozuna
bağlı, karında sıvı toplanması, dalak büyümesi ve sindirim sisteminden
kanamalar olabilir. Karaciğerin Ultrasonografik, Bilgisayarlı tomografi (BT)
veya MR incelemeleri ile tanı konulma olasılığı yüksektir. Özellikle portal
veya anjiyografik BT ile yapılan incelemeler çok daha yararlı sonuçlar
verir. Karaciğer biyopsisi ve % 70 hastada yükselmiş bulunan "alfa-fetoprotein-AFP"
tanıyı kesinleştirir. AFP tanı için spesifik olmamakla beraber, kronik
karaciğerer hastalığı olanlarda bu testin giderek artması HCC' yi akla
getirmelidir. Tedavi seçenekleri Başlıca tedavi seçeneklerini aşağıdaki gibi
sıralayabiliriz: 1. Cerrahi rezeksiyon (lobektomi, sağ veya sol hepatektomi.
vb.) 2. Karaciğer nakli (kadavradan veya canlı vericiden ) 3. Alkol
enjeksiyonu (%95 etanol) 4. Cryotherapi (dondurma), 5. Devaskülarizasyon
(Tümörün kanlanmasını ortadan kaldırmak), 6. Kemo-embolizasyon (Onkolojik
ilaçlar, tümörü besleyen damarın tıkanması) 7. Kemoterapi (onkolojik
ilaçlar) 8. Termoterapi (Radiofrequency ablation-RFA) Bu yöntemler içinde,
lezyonun cerrahi olarak çıkartılması tedavi edici tek ve en önemli
yöntemdir. Seçilmiş hasta gruplarında, cerrahi olarak lezyonun karaciğerin.
bir kısmı veya yarısıyla (sağ veya sol) birlikte çıkartılmasıyla uzun süreli
bir yaşam sağlanabilmektedir. Ne yazık ki hepatomaların ancak % 25-30'u
cerrahi tedavi için uygundur. Pek çok karaciğer kanseri (çapının büyük
olması, önemli damarları tutması, karaciğer dışında yayılım göstermesi,
karaciğer içinde çok sayıda olması veya birlikte bulunan sirozun ileri
evrelerde olması gibi) tanı konulduğu zaman cerrahi tedavi şansını kaybetmiş
durumdadır. Yeni gelişmeler Son yıllarda karaciğer cerrahisinde çok hızlı ve
önemli gelişmeler kaydedildi. Sirozu bulunmayan hastalarda karaciğer
rezeksiyonundan ölüm oranı % 5'in altına indi. Karaciğer cerrahisiyle
uğraşan merkezlerde bu oran % 1 ise de, sirozlu hastalarda karaciğer
rezeksiyonu sonrası ölüm oranı % 10-20'dir. 5-yıllık yaşam süresi % 30-60,
S-yılda hastalığın nüks oranı % 80 'dir. Özellikle 5 cm.den küçük, erken
evre siroz olanlardaki hepatomalarda cerrahi rezeksiyon en uygun seçimdir.
Eğer HCC sayı ve kitlesel hacim olarak cerrahi rezeksiyonla
çıkartılamıyorsa, sirotik karaciğer rezervi yeterli değil ve gösterilemeyen
küçük HCC odaklarının da ortadan kaldırılması isteniyorsa 'karaciğer nakli"
uygun bir seçenektir. Özellikle 3 cm. den büyük, 3'den çok sayıda ve
parankim içine yerleşmiş hepatomalarda karaciğer nakli düşünülmelidir. Paul
Brousse Hastanesi Karaciğer Cerrahi Merkezinden (Fransa) R. Adam i ve
arkadaşlarının bu temel ilkeler içinde uyguladıkları karaciğer nakillerinin
sonuçları oldukça başarılıdır. Siroz zemininde gelişen bir HCC'de karaciğer
naklinden sonra 5-yıllık yaşam süresi % 20-30, cerrahi ölüm oranı %l0-20 ve
hastalığın yayılım olasılığı %30-40'dır. Cerrahi olarak tümörün çıkartılması
ve karaciğer nakli ancak bir kısım hastada uygulanabilir. Özellikle tümörün
büyük ve karaciğer dışına yayıldığı durumlarda, hastanın yaşam süresini
uzatabilmek amacıyla diğer seçenekleri göz önüne tutmak gerekir. Bu amaçla
belirli dönemlerde ortaya atılan seçenekler, bir süre kendinden çok söz
ettirip, zamanla değerini kaybetti veya azaldı. Karaciğerdeki tümöral
kitlenin içine, ultrasonografi eşliğinde alkol enjeksiyonu (% 95 etanol),
hastaların % 75'inde tam, % 20'sinde kısmi nekroz yapmakta ve hastanın yaşam
süresini uzatmaktadır. Bu konu üzerinde daha önceki yıllarda geniş olarak
durmuştuk. Karaciğer dokusunun arteryel ve portal venöz sistemden
kanlanmasına karılık, HCC'nin doğrudan hepatik arterden kanlanması özelliği,
tanı için radyolojik incelemelerde olduğu kadar, tedavi amacıylada
kullanılır. Tümörü besleyen ana damarın içine kemoterapi ajanları
verilebilir, lpyodol, Gelfoam gibi maddelerle damar kanarak lezyonda nekroz
olması sağlanabilir. Sistemik etkili kemoterapötik ajanlar HCC tedavisinde
çok yönlü olarak denenli, fakat belirgin bir yararlı etki sağlanamadı. Buna
rağmen bazı karaciğer kanseri araştırma merkezleri, hasta onayını alarak
yeni bazı ilaç türlerini deniyor. "Cryosurgery" (dondurma) yöntemi, çelik
bir çubuğun tümör içine sokulup sıvı nitrojen verilerek -190 derecede
tümörün, çevresindeki bir kısım karaciğer dokusu ile birlikte
dondurulmasıdır. Yeni bir yöntem: Termoterapi Radiofrequency Ablation.,RFA
diye isimlendirilen bu yöntem, tümörün içine (yerleştirilen, şemsiye
şeklinde açılabilir özel bir çubukla (prob) tümöre yüksek frekanslı,
değişken elektrik akımı vermektir. Bu ısı ile tümör 100 derecenin üstünde
ısıtılıp, kanser hücreleri öldürülmektedir. İlk kez 1996 yılında Rossi ve
arkadaşlarının (3) kullandıkları yöntem, son 4-5 yıl içinde giderek
yaygınlaştı ve bu alanda önemli bir tedavi seçeneği durumuna geldi. Bu
yöntem, doğrudan ciltten (petkütan), laparoskopik ve açık cerrahi şeklinde
yapılabiliyor. Toplanmış 10 ayrı çalışmada termoterapiye bağlı ölüm oranı
hiç görülmedi. Komplikasyon oranı % 0-17 arasında değişiyor. Bazen kanama,
ateş, agrı, apse gelişmesi gibi sorunlar yaratıyor. RFA uygulaması için
hastanın ileri evre siroz olmaması, tümör sayısının beşten fazla, çaplarının
5-6 cm. den büyük ve kanama bozukluğunun bulunmaması gerekir. Rossi ve
Arkadaşları 1 yıllık %94, 3-yıllık % 68 oranında sağ kalım bildiriyor.
Hastaların % 95-100'ünde lezyonda tam nekroz sağlanabiliyor. Bowles ve
arkadaşları da 99 RFA girişiminde 328 tümöre yöntemi uyguladı. Sadece bir
hasta öldü (% 1), yedi büyük ve 10 küçük komplikasyon açığa çıktı. 15 aylık
izleme sonunda sadece 30 tümörde (% 9) nüks oldu. Alınan sonuçların alkol
enjeksiyonundan daha başarılı olduğu, tümörün lokal kontrolün sağlanmasında,
etkili ve güvenli, tekrarlanabilir bir yöntem olduğu savunulmaktadır. Başarı
oran 3 cm. den küçük tümörlerde daha yüksek olurken, 5 cm. den büyük
olanlarda başarı oranı düşmektedir. Ülkemizde birkaç hastanede kullanılmaya
başlayan bu yöntem, Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde
Radyoloji-Genel Cerrahi bölümleri tarafından birlikte uygulanmaya başlandı
Yakın zamanlarda yayınlanan araştırma sonuçları da RFA'nın iyi bir lokal
kontrol sağladığı ve sonuçlarının cerrahi ile kıyaslanabileceğini ileri
sürmektedir . Sonuç olarak; karaciğer kanserinin (HCC) tek etkin tedavi
yöntemi cerrahidir. Ancak cerrahinin uygulanabileceği hasta sayısı fazla
değildir. Cerrahi rezeksiyon ve karaciğer nakli olanağı bulunamayan
hastalarda yaşam süresini uzatacak değişik yöntemler ortaya atılmaktadır.
Son yıllarda hızla yayılan RFA (termo-terapi) alınan ilk sonuçlarıyla ümit
vermektedir.
Kanser Ağrısı: Tanımı ve Değerlendirilmesi SorununTanımı
Tüm ağrı sendromları gözden geçirildiğinde kansere bağlı ağrıların çok
önemli bir yer tuttuğunu görmekteyiz. Kanser ağrısı, yarattığı hastaya ve
aileye ait psikososyal sorunları ve iş gücü kayıpları açısından, ülkelerin
ekonomilerini de etkileyebilen önemli bir olgudur. Epidemiyolojik
araştırmalarda her yıl yaklaşık 7 milyon yeni kanser tanısı konduğu ve 14
milyon kanserli hastanın bulunduğu saptanmıştır. Aynı araştırma sonuçlarına
göre her yıl 5 milyon hastanın kanser nedeniyle yaşamını yitirdiği
bildirilmiştir. Bu da dünyadaki tüm ölümleri % 10’una yakındır. Kanserli
hastaların % 20-50’sinde ilk başvuruda, % 30-40’ında tedavi sırasında,
%75-90’ında ileri evrede ve son dönemde ağrı vardır; hasta ve yakınları için
AĞRI, ölümün kendisinden bile daha büyük bir korku kaynağıdır. Kanserli
hastaların ortalama %30 ile 50’sinin ağrı yakınmaları olduğu düşünülürse, bu
durumda iyimser bir hesapla şu anda dünyada, yaklaşık 5 milyon kişi kanser
nedeniyle ağrı çekmektedir. 2600 hastayı içeren 12 araştırmada kanser
ağrısının ancak %50 oranında kontrol altına alınabildiği gösterilmiştir.
Buna karşılık WHO verilerine göre farmakolojik yöntemlerle ağrının % 80’i
kontrol altına alınabilmektedir. Kanserli Hastada Ağrıya Genel Yaklaşım Ağrı
kontrolünün basamakları; * Ağrı şiddetini değerlendirme * Ağrının detaylı
hikayesinin sorgulanması * Hastanın psikolojik durumunun değerlendirilmesi *
Dikkatli bir fizik muayene * Gerekli tüm araştırmaların yapılması * Ağrı
kontrolünde alternatif yöntemleri hatırlamak * Tedavi sonuçlarının
değerlendirilmesi şeklinde özetlenebilir. Hastanın ağrısının varlığına
inanmak ve bunu etraflıca irdelemek çok önemlidir. Ağrının şiddetinin yanlış
değerlendirilmesi ya da hastaya yarattığı maluliyetin tam algılanmaması,
yetersiz bir fizik muayene ve tetkik ne yazık ki yanlış tanı ve yetersiz
tedaviye yol açar. Tam anlamı ile çözümlenmemiş bir ağrı sendromunda doğru
ve yeterli tedavi için mutlaka uygulanan tedavilerin sonuçlarının
değerlendirilmesi ve alternatif analjezi yöntemlerinin hatırlanması
gerekmektedir. Kanserli hastanın ağrı şikayetinin değerlendirilmesinde ağrı
nedeninin yanısıra fiziksel kısıtlılık ile ağrıya bağlı veya bağımsız olarak
ortaya çıkan diğer semptomların ele alınması gerekir. Hasta ağrı şikayeti
ile başvurduğunda tam bir anamnez alınmalı ve hastanın asıl hastalığının
bütün ayrıntıları öğrenilmelidir. Ayrıca bu anamnez hastanın ağrısının
özellikleri ve hastalığın yayılma bölgeleri hakkında da ipucu verilebilir.
Ağrının ne zaman başladığı, süresi, sıklığı ve şiddeti değerlendirilmelidir.
Hastanın daha önce kullandığı analjezikler de ağrı şiddetinin
değerlendirilmesinde önemli etken olurlar. Örneğin, daha önce nonsteroid
antiinflamatuar ilaçlarla kontrol altına alınabilen bir ağrı, artık bu
ajanlara cevap vermiyorsa şiddetinin arttığı sonucu ortaya çıkar. Yanma
şeklinde ya da dizestezik özellikler taşıyan bir ağrı ile şiddetli batıcı,
bıçak saplanması tarzındaki ağrı bir sinir lezyonunu düşündürür. Buna karşın
derinden gelen lokalize, sızlama tarzındaki ağrıda kemik metastazı akla
gelmelidir. Kramp tarzında epizodik özellikler gösteren ağrı, içi boş bir
organın tutulduğunu düşündürür. Göğüste sıkışma hissine yol açan sırt ağrısı
epidural spinal kord basısını akla getirmelidir. Bu özelliklerin yanı sıra
ağrının süresi ve dağılım bölgesi, ağrıyla birlikte ortaya çıkan ve organ
disfonksiyonlarıyla seyreden semptomlar (ör.barsak tıkanıklığı), ağrıyı
arttıran ve azaltan etkenler de değerlendirilmelidir. Hastanın o güne dek
aldığı ağrı kesici ilaçlar da ağrının şiddeti daha sonra uygulanacak
yöntemler hakkında önemli ipuçları verir. Örneğin nonsteroidal
antiinflamatuar ilaçlarla (NSAİİ) kontrol altına alınabilen ağrı bir kemik
metastazı olabileceğini, trisiklik antidepresanlar ya da karbamezapin
verilerek kontrol altına alınabilen bir ağrı nöropatik ağrıyı akla
getirmelidir. Ayrıca hasta daha önce basit analjezikler kullanmış ve hekime
başvurduğunda kodein ve NSAİİ kombinasyonlarını kullanmakta ve buna rağmen
ağrısı geçmiyorsa artık invazif birtakım girişimler gündeme gelecektir. Ağrı
tedavisine geçmeden önce hastaya mutlaka tam bir tıbbi ve nörolojik inceleme
yapılmalıdır. Böylelikle ağrının kökeni, yayılım bölgeleri, tümörün hayati
organlara yakınlığı gibi konularda önemli ipuçları yakalanabilir. Kanser ve
uygulanan tedaviye bağlı olarak hastanın psikolojik durumunda meydana gelen
değişiklikler, çevresi ile ilişkileri, hastalığa karşı savaşım gücü, eğitim
düzeyi ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Ağrı kontrolüne başlamadan önce,
hastaya uygulanan yöntemlerin hastalığın esas tedavisi olmadığı, tedavisinin
bu konuda uzmanlaşmış hekimler tarafından ayrıca sürdürüleceği, kendisine
daha çok ağrı konusunda yardımcı olunacağı anlatılmalıdır. Kanser ağrısı
kontrolünde; önce ağrının geniş kapsamlı olarak değerlendirilmesi daha sonra
tedavi stratejisinin belirlenmesi gereklidir. Ağrı şiddetinin
değerlendirilmesinde vizüel analog skala, nümerik skalalar, kategorik
skalalar, yüz skalaları gibi tek boyutlu skalalar yanı sıra, ağrının
emosyonel, fiziksel ve davranışsal yönlerinin de irdelendiği, kısa ağrı
değerlendirme formu, Minesota ağrı değerlendirme formu McGill ağrı
değerlendirme formu gibi çok boyutlu değerlendirme formları da
kullanılabilir. Kanser Ağrısının Nedenleri Kanserli hastada ağrı nedeninin
araştırılması sırasında ağrının kanser dışı bir neden bağlı olabileceği
unutulmamalıdır. Çeşitli yazarlara göre kanserli hastalarda ağrı
sendromlarının % 3-17’si kanser dışı nedenlere bağlıdır. Kanser ağrısının
tedavisi ile kanser dışı bir nedene bağlı ağrının kontrolu birbirinden çok
farklıdır. Kanserli hastalarda ağrı özellikle analjeziklere cevap vermediği
takdirde bu durum daha da önem kazanmaktadır. Kanserli hastalarda planlanmış
tedavi yöntemleri ile kanser ağrısının kontrolü genellikle mümkündür.
Kanserli hastalarda ağrı sendromları Kanserli hastalarda ağrı sendromları
etyolojilerine göre üç büyük grupta incelenebilir: a. Hastaların % 77 sinde
ağrıya hassas yapıların tümörle invazyonu veya kompresyonuyla, b. Hastaların
% 19 unda kanser tedavisi sırasında uygulanan cerrahi, kemoterapi,
radyoterapi gibi yöntemlere bağlı olarak ağrı gelişir, c. Hastaların % 4
ünde ise ağrı kanser dışı nedenlere bağlıdır.
Kanser Ağrısı: Tedavi Prensipleri Kanser Ağrısı
Kontrolünde Strateji Kanserde ağrı tedavisinin amacı, hasta açısından
yeterli bir analjezi sağlayıp; hastanın olabildiğince aktif ve kaliteli
yaşam sürmesine katkıda bulunmaktadır. Kanser hastasına yaklaşım çok
önemlidir. Öncelikle hekimler ve hasta yakınları bir takım olarak işbirliği
içinde hastaya yaklaşmalıdırlar. Hastaya karşı anlayışlı olunmalı yalnız
bırakılmamalıdır. Gereğinde profesyonel psikolojik destek sağlanmalıdır.
Hastanın onkolojik açıdan değerlendirilmesi yapılmalı, hastalığa yönelik
gerekli tedavileri uygulanırken ağrı kontrolü de sağlanmalıdır. Kanser
ağrısının doğru ve yerinde değerlendirilmesi hasta için hayati ilk
basamaktır. Kansere bağlı özgün ağrı sendromlarını tanımak, bunların altında
yatan mekanizmaları anlamak her zaman yeterli olmamaktadır. Değerlendirmede
fiziksel problemi anlamakla kalmayıp, psikolojik, sosyal ve duygusal
bileşenleri de anlamak gerekmektedir. Kanser ağrısında uygulanan tedavi
stratejisi Dünya Sağlık Teşkilatı (WHO) tarafından ayrıntılı olarak
belirlenmiştir. Analjezik ilaç uygulamasında “merdiven sistemi„ adı verilen
bu stratejiye göre basit analjeziklerle başlayarak daha karmaşık yöntemlere
geçilmektedir. Bu sistem hastadan hastaya ve ağrının yerine göre farklılık
göstermekle birlikte bütün hastalarda uygulanabilir. Hastaya uygulanacak
yöntemlerin amaçları: 1. Ağrısız uyku süresini uzatmak. 2. İstirahat halinde
ağrı hissetirmemek. 3. Ayakta veya hareket halinde iken hastanın ağrı
duymamasını sağlamak olarak özetlenebilir. İlk yaklaşım, kemoterapi,
radyoterapi, cerrahi gibi kanser tedavi yöntemlerinin uygulanmasıdır. Ancak
bu arada ağrı kontrolüne yönelik ilaç uygulamasında ve diğer semptomatik
tedavinin başlamasında bir sakınca yoktur. Hatta ağrı kontrol yöntemlerinin
uygulanması sözü edilen tedavi yöntemleri için uygun bir ortam
hazırlamaktadır. Kanser Ağrısı ve analjezik ilaç kullanımı İdeal bir
analjezikte bulunması gereken özellikler; · Oral yoldan kullanıldığında
etkili olabilmesi · Yeterli analjezik etkiye sahip olması · Tolerans ve
addiksiyon yapmaması · Yüksek merkezlerde spesifik etki göstermesi ve ·
Antidotunun bulunması olarak özetlenebilir. Ancak günümüzde kullanılan
analjeziklerin hiçbiri bu ideal özelliklere sahip değildir. Bu nedenle doğru
analjezik seçiminde; İlacın farmakolojik özellikleri, ağrının şiddeti ve
hastanın psikososyal özellikleri göz önünde bulundurulmalıdır.
Analjeziklerin doğru seçiminin yanı sıra kullanımı ile ilgili ilkeler de
bilinmeli ve bu ajanlar doğru kullanılmalıdır. Analjezik kullanım ilkeleri:
Analjezik kullanımının temel kuralları şu maddeleri içerir: · Analjezik dozu
her hasta için ayrı düzenlenir. · Düzenli aralıklarla ve ağrı başlamadan
verilir. · Öncelikle oral yoldan verilmeleri tercih edilir. · Merdiven
sistemine uyularak değiştirilmelidir. Bu ilkeleri biraz daha detaylı
açıklayalım; Analjezik dozu hastaya göre ayarlanır: Analjeziklerin etki dozu
hastadan hastaya farklılık gösterir. Ayrıca ağrının niteliği ve şiddeti
verilen analjeziğin etkinliğini önemli ölçüde etkiler. Bu nedenle analjezik
dozu her hasta için ayrı ayrı belirlenmelidir. Analjezik dozu ayarlanırken
dikkat edilmesi gereken diğer önemli bir nokta da ne gerektiğinden az ne de
fazla ilaç vermektir. İlaç gerektiğinden az dozda verilirse analjezik etki
yetersiz; fazla verildiğinde ise toksik doza çıkılmış olur. Bu nedenle etkin
dozun saptanması gereklidir. Özellikle opioid ilaçlar yüksek dozda
verildiğinde ağır sedasyon ortaya çıkmaktadır. Uygun doz, yeterli analjezi
sağlayan fakat sedasyon meydana getirmeyen dozdur. .Analjezikler belirli
zaman aralıkları ile verilmelidir. Analjezikler diğer ilaçlar gibi kanda
belirli yarılanma süresine sahiptirler. Bu nedenle etki süreleri belirlidir.
Birçok hekim tarafından analjezikler yemek saatlerine göre verilmektedir.
Sabah kahvaltısı ile öğle yemeği arası ortalama 4-5 saattir. Öğle yemeği ve
akşam yemeği arası 8 saat civarındadır. Sabaha kadar geçen süre ise 12 saati
bulmaktadır. Böylece analjeziklerin yemek saatlerine göre verilmesinin ne
denli yanlış olduğunu göstermektedir. Analjezikler belirli zaman aralıkları
ile verildiğinde çoğu kez yeterli analjezi elde edilebilmektedir.
Analjezikler ağrı başlamadan verilmelidir. Yukarıda belirtildiği gibi
analjezikler belirli yarılanma süresine sahip ilaçlardır. Çoğu kez
analjezikler ağrı yeniden başlayıp dayanılmaz hale geldiğinde verilmektedir.
Bu da analjezik tedaviye her seferinde yeniden, sıfır noktasından
başlanılması anlamına gelmektedir. Antihipertansif ya da antidiabetik
tedavide ancak süreli ilaç kullanımıyla belirli bir regülasyon sağlanmaktadr.
Aynı durum analjezikler için de geçerli olup analjezikler ağrı başlamadan
önce verilmelidir. Analjeziklerin uygulama yolunun özellikleri de önemlidir.
Örneğin oral kullanım tercih edilmişse, oral yoldan verilen bir anajeziğin
absorbe edilip etkin hale gelebilmesi bir saate yakın bir süre alır. Bu
nedenle analjeziğin etki süresi saptandıktan sonra yeniden verilirken bu
sürenin hesaba katılması gerekir. Örneğin, bir analjezik 9 saat etkili ise
her sekiz saatte bir verilmesi gerekir. Analjezik kullanımında önce oral yol
tercih edilmelidir. Diğer yollar ancak oral yol etkili olmadığı ya da
etkisini yitirdiği takdirde seçilmelidir. Ancak oral yol tercih edilirken
analjezik ilaçların yan etkileri ve özellikle sedasyon dikkate alınmalıdır.
sAnaljezik kullanım ilkeleri tüm kronik ağrı sendromları için geçerli
olmakla birlikte, özellikle kanser ağrılarında kullanımında bu ilkeler çok
daha büyük öneme sahiptirler. Kanser ağrılarının tedavisinde kullanılan ilaç
ve yöntemlerle ağrı ile başa çıkmada büyük ölçüde başarı beklenirse de,
özellikle opioid tipi, diğer deyişle morfin ve benzeri analjeziklerin
bağımlılık yapıcı özelliklerinden kaynaklanan korku nedeniyle yeteri kadar
yararlanılamamaktadır. Kanser ağrısında uygulanan tedavi stratejisi Dünya
Sağlık Teşkilatı (WHO) tarafından ayrıntılı olarak belirlenmiştir. Merdiven
sistemi adı verilen bu stratejiye göre basit analjeziklerle başlayarak daha
karmaşık yöntemlere geçilmektedir (Şekil1). Bu sistem hastadan hastaya ve
ağrının yerine göre farklılık göstermekle birlikte bütün hastalarda
uygulanabilir. İlk basamakta aspirin, parasetamol ve diğer nonsteroidler
gibi nonopioid ajanlar yeterli olacaktır. Ağrı şiddetlendiğinde bu ilaçlar
yetersiz hale gelir. O zaman bu ajanlara ek olarak kodein, tramadol gibi
zayıf opioidlerin verilmesi gereklidir. NSAİİ ların, özellikle prostaglandin
sentezini arttırıcı kemik metastazlarında etkili olduğu, ileri sürelmektedir.
İkinci basamak ilaçlarının verilmesine rağmen ağrısı süren veya şiddetlenen
hastalarda güçlü opioidlerden morfin ve benzeri opioidlere geçilmesi
gereklidir. Opioid ve nonopioid ilaçların yanısıra çeşitli adjuvanların da
kullanılmasında yarar vardır. Sekonder analjezik adı verilen bu ajanların
başında trisiklik antidepresanlar gelmektedir. Ayrıca kortikosteroidlerin,
antikonvülsanların, oral lokal anesteziklerin (meksilitin), kalsitoninin
özellikle kanserli hastalarda adjuvan olarak kullanılmasında yarar vardır.
Analjezik verilirken hastanın ağrısını kontrol altına almak esastır. Ancak
ağrıyı kontrol ederken hastanın aktivetisinin de gözönüne alınması gerekir.
Özellikle oral opioidler kullanılırken bu ilkenin akıldan çıkarılmaması
gerekir. Sıklıkla yapılan bir yanlış, ağrıyı kontrol altına alma amacı ile
oral opioidlerin çok yüksek dozda kullanılması ve bunun sonucu hastanın
ağrısını kontrol ederken hastanın aktivitesini tümüyle yitirmesidir.
Analjeziklerin bu şekilde kullanımı yanlıştır. Analjezik verilirken hastanın
fizyolojik düzeninin korunması gerekir. Yani hasta gece uyumalı, gündüz
uyanık kalmalıdır. Ağrının nedeni ve mekanizması kullanılacak ilaçların
belirlenmesinde önemli rol oynar. Yukarıda da belirtildiği gibi kemik
metastazlarında prostaglandin sentezi inhibitörü nonsteroid
antiinflamatuarlar etkili olurlar. Buna karşın bir sinir ya da medulla
spinalis hasarı sonucu ortaya çıkan yanma tarzındaki deaferentasyon
ağrılarında analjezikler etkili olmamaktadır. Bu tip ağrılarda trisiklik
antidepresan ve flufenazin kombinasyonları daha etkili olmaktadır. Sinir
basısına bağlı ağrılarda kortikosteroidler de yararlıdır. Analjezik ilaç
kullanımında dikkat edilecek bir diğer önemli nokta ise hastanın yaşıdır.
Yaşlı hastalarda ve çocuklarda bu konuda özel dikkat edilecek nıoktalar ve
doz ayarlamaları göz önünde bulundurulmalıdır. Analjezikler yukarıdaki
ilkeler gözönüne alınarak kullanıldığında çoğu kez etkili olmaktadır.
WHO’nun analjezik basamak uygulamasının başarılı olamadığı %3 ile % 10
hastanın ağrı kontrolü için yeni basamak önerileri bulunmaktadır. Bu
basamaklar spinal opioid uygulamaları ve sinir blokları başta olmak üzere
girişimsel ağrı kontrolü yöntemlerini içerir. Sonuç olarak; analjezikler
kullanılmadan önce ağrılar, titizlikle irdelenmeli, ve değerlendirilmeli,
tedavi stratejisi belirlenmeli, uygun analjezik ve yardımcı ilaçlar
seçilerek tedavi düzenlenmelidir. En önemlisi de hastanın ve tedaviye
yanıtının yakın takibi yapılmalıdır. Analjezikleri kullanırken bu ajanların
tüm farmakolojik etkilerinin, yan etkilerinin iyi bilinmesi gereklidir.
Spinal opioid uygulamaları Spinal opioid uygulamasında dikkat edilecek en
önemli nokta hasta seçimi kriterlerine uygunluktur. Daha önce uygulanan
tıbbi tedaviye ve daha az invazif uygulamalara yanıtsız olan hastalar, oral
opioid kullanımı yetersiz olanlar veya kullanılan yüksek doz ilaç nedeniyle
oluşan yan etkileri tolere edemeyen hastalar spinal opioid uygulaması için
aday olabilir. Ancak bu hastaların psikiyatrik değerlendirmeleri yapılmış
olmalıdır. Buna göre hastalar, ilaç veya alkol bağımlısı olmamalı ve
hastaların aktif psikoz, ciddi depresyon, somatizasyon gibi major
psikiyatrik bir rahatsızlığı bulunmamalıdır. Bu kriterlere uygun olan
hastalarda geçici olarak sistemik veya spinal opioid uygulanır. Spinal
opioid uygulaması nöropatik ağrılarda etkili olmayabilir. Kalıcı sistem
öncesi, geçici kateterizasyon ile spinal opioid uygulanması böyle bir
durumda yöntemin etkili olup olmayacağını ortaya koyacaktır. Bu uygulamaya
başarılı yanıt alınması halinde, bu hastalara kalıcı sistem yerleştirilir.
Kalıcı sistemler epidural veya intratekal olarak uygulanabilir. Rezervuarlı
port sistemli cihazların, genellikle epidural yerleşimi tercih edilir. Bu
sistemlerle epidural alana daha yüksek volümde (5 – 10 ml) ilaç enjeksiyonu
yapılabilir. Ayrıca lokal anestezik opioid karışımı enjeksiyonu gibi
uygulamalar epidural yoldan daha güvenli olarak kullanılabilir. Ancak
epidural uygulamada dermatomal analjezi, fibrozis oluşumu gibi sorunlar
olabilir. Manüel, basınçlı veya elektronik pompalı cihazların ise intratekal
kullanımı uygundur. Bu yolla düşük volümle dahi (0.1 – 2 ml) geniş alanda
analjezi sağlanır. Bu uygulamaların en belirgin klinik üstünlüğü doz
tasarrufu sağlanmasıdır. Buna göre örneğin, 300 mg oral morfin kullanımı,
100 mg parental morfine, 10 mg epidural morfine ve 1 mg intratekal morfine
eşit analjezi sağlar. Ancak yönteme ait ve ilaça ait çeşitli yan etkiler
bulunmaktadır. Bunların en ciddisi erken veya geç oluşabilen solunum
depresyonudur. Sinir blokları Somatik ve sempatik bloklar uygulanabilir. Tüm
kalıcı bloklardan önce hastaya 2 veya 3 kez geçici blok uygulanmalı ve
sonucun değerlendirilmesine göre kalıcı bloğa karar verilmelidir. Somatik
blok uygulamaları santral olarak (epidural, supdural ve intratekal nörolitik
uygulamaları) veya periferik sinirler üzerine uygulanabilir. Her blok
uygulamasının kendine özgü endikasyon ve yan etkisi vardır. Kanser ağrısı
kontrolünde uygulanan sempatik sinir blokları; stellat ganglion, torakal
sempatik ganglion, splanknik pleksus, çölyak ganglion, lumbar sempatik
zincir, süperior hipogastrik pleksus ve impar ganglion bloğudur. Prognostik
blok sonrası gerçekleştirilen bu kalıcı sempatik blok uygulamaları,
genellikler kansere bağlı bazı ağrı sendromlarında (Pancoast tümörü,
pankreas tümörü, pelvik alan tümörü ağrılarında) oldukça etkili ve güvenli
yöntemlerdir. Nöroşirurjik yöntemler Kordotomi, myelotomi, hipofizektomi,
intraserebroventriküler kateterizasyon gibi girişimler de kanser ağrısı
kontrolünde kullanılmaktadır. Kanserde ağrı kontrolü için önerileri
özetleyecek olursak: Özgün ve iyi tanıdığınız bir ilaçla başlayın Uygulama
yolunu hastanın gereksinimine göre ayarlayın İlk doz titrasyonundan sonra
düzenli uygulama önerin İlaç kombinasyonu önererek analjezik etkiyi artırın
Sedasyonu artıran analjezik kombinasyonlarından kaçının Yan etkileri bilin
ve koruyucu tedavi önerin Tolerans gelişimini izleyin ve alternatif tedaviye
geçin Doz aşımından kaçının Yukarıda sözünü ettiğimiz anlayış, yaklaşım,
kullana geldiğimiz ilaçlar ve yöntemlere karşın günümüzde özellikle
gelişmekte olan ülkelerde kanser ağrısı tam olarak tedavi edilememektedir.
Dünya Sağlık Örgütü (WHO) çeşitli ülkelerden topladığı bilgileri
değerlendirdiğinde kanser ağrısının günümüzde neden tam olarak tedavi
edilemediğine yönelik çeşitli nedenler saptamıştır: * Kanser ağrısına
yönelik tedaviye ve palyatif bakıma yönelik ulusal bir politikanın
bulunmaması, * Birçok kanser ağrısının dinebileceğine dair sağlık
çalışanlarının, politikacıların, yöneticilerin yeterince bilinçli olmaması,
* Sağlık hizmeti sunum sistemlerinin ve personelin maddi kaynak kısıtlaması,
* Opioidlerin kullanımının psikolojik bağımlılık ve ilaç kullanımına yol
açma kaygısı, * Opioid analjeziklerin kullanımının kanuni kısıtlaması Bu
sorunlar ile baş edilmesinde anahtar olmak üzere WHO stratejik bir yol
belirlemiştir. Kanuni otorite klinisyenler, hemşireler ve eczacılar
opioidlerin gereksinim duyan hastalara önerme, dağıtma ve uygulama hakkına
kanunen sahip olmalıdırlar. Bu işlemler sırasında uygun bir şekilde kayıt
tutulmalıdır. Uygun kayıt tutma ve güvenilirlik gereklilikleri sağlık
çalışanlarını bu işten soğutmayacak düzeyde olmalıdır. Opioidler
ulaşabilecekleri kadar çok kanser hastasına uygun yerlerde bulunmalıdır.
Gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de kanser ağrısı tam olarak
tedavi edilememektedir. Bu nedenle öncelikle kamuoyunun oluşturulması için
birçok tıbbi kuruluşun ve topluluğun sorumluluk yüklenerek, bu konuda
özellikle hekimlerin bilinçlendirilmesi gerekmektedir.