|
Bilim Tarihi
{ASTRONOMİ TARİHİ} Orta Çağ Çeviriler yoluyla Yunanlılardan alınan
bilimlerden birisi de astronomidir. İslâm Dünyası'nda astronomi,
Aristoteles'in bilim anlayışının etkisi ile matematiğin bir dalı olarak
benimsenmiş ve bu nedenle Güneş, Ay ve diğer beş gezegen ile yıldızlara
ilişkin gözlem verileri, hareketli geometrik düzeneklerle anlamlandırılmaya
çalışılmıştır. İslâm Dünyası'nda astronomlar, birbirleriyle bağlantılı olan
iki tür etkinlik üzerinde yoğunlaşmışlardır: Hem gözlem aletleriyle
gökyüzünü gözlemlemişler hem de gözlem verilerini hareketli geometrik
düzeneklerle anlamlandırmaya çalışmışlardır. Bunlardan ilki, gözlemsel
astronominin alanına girmektedir ve bu konuda İslâm astronomları, belki de
gözleme daha yatkın olan bilim anlayışlarının bir sonucu olarak
Yunanlılardan daha derin izler bırakmışlardır. İlk gözlemevleri onlar
tarafından kurulmuş, gözlemlerin dakikliğini arttırmak için yeni gözlem
araçları ve gözlem teknikleri geliştirilmiştir; hatta bu amaçla, açıların
ölçümünde kirişler yerine yeni bulunan trigonometrik fonksiyonlar
kullanılmaya başlanmıştır. Ancak kuramsal astronominin alanına giren ikinci
etkinlikte, aynı ölçüde başarılı olduklarını söylemek olanaksızdır. Müslüman
astronomlar, Aristoteles'in yolundan giderek, Yer'in hareket etmeksizin
Evren'in merkezinde durduğuna ve Güneş de dahil olmak üzere diğer bütün gök
cisimlerinin onun çevresinde dairesel yörüngeler üzerinde sabit hızlarla
dolandığına inanmışlardır. Bu konuda, Ptolemaios tarafından önerilen
eksantrik ve episikl düzenekleri önemli değişiklikler yapılmaksızın
benimsemişlerdir. Astroloji ise, Hellenistik Dönem bilginlerinde olduğu
gibi, astronominin bir dalı olarak görülmüş ve bir iki istisna dışında hemen
bütün astronomlar tarafından benimsenmiştir. İslâm Dünyası'nda Ptolemaius'un
Tetrabiblos (Dört Kitap) adlı meşhur eseri ile yaygınlaşan astroloji,
yıldızlar ve gezegenlerin, insanların mizacı ve geleceği üzerinde etkili
olduğu ilkesine dayanmaktadır. Bu dönem astronomisinin geniş kitlelere nüfuz
etmesinde kısmen yararlı olmuşsa da, bu dalın bilimsel hiçbir değeri yoktur.
Yeni Çağ Bu dönemde en önemli gelişme, astronomi alanında olmuştur. Kopernik,
Yunan Dönemi'nden beri yürürlükte bulunan Yer Merkezli Evren Kuramı'nın
yerine, Güneş Merkezli Evren Kuramı'nı kurmuş ve Yer'in, Güneş'in çevresinde
dairesel bir yörünge üzerinde dolanan bir gezegen olduğunu savunmuştur.
Böylece, Yer'in Evren'in merkezinden kaldırılmasına bağlı olarak insanın
Evren'deki konumu da yeniden sorgulanmaya başlanmıştır. Tycho Brahe ise
Yer'i Evren'in merkezinden kaldırmanın doğuracağı bilimsel ve dinsel
sakıncaları göz önünde bulundurmuş ve Yer-Güneş Merkezli Evren Kuramı ile
Kopernik'e karşı çıkmıştır. Kopernik'in kurmuş olduğu Güneş Merkezli Evren
Kuramı çerçevesinde yürütülen araştırmalar sonucunda Eudoxus, Aristoteles ve
Batlamyus'tan beri savunulagelmekte olan Yer Merkezli Evren Kuramı yıkılmış
ve Galilei ile Kopernik kuramı gözlemsel açıdan, Kepler ile kuramsal açıdan
geliştirilmiş ve çağdaş astronominin temelleri atılmıştır. Böylece Kepler'in
Elips Yörüngeler Kanunu ile gök mekaniğine giden yol açılmıştır. Yakın Çağ
Yakın dönem astronomi çalışmalarının genellikle üç alanda yoğunlaştığı
görülmektedir: Özellikle Herchell ve Halley'in yapmış oldukları gözlemler
sonucunda Güneş Sistemi'ne ilişkin gözlemsel veriler artmıştır. Astronominin
kuramsal yönünü oluşturan ve elde edilen gözlemsel verileri değerlendirerek
gökcisimlerinin hareketlerinin matematiksel açıklamasını veren dinamik
astronomi gelişmiştir. Mesela Laplace, Güneş Sistemi'ndeki bütün
gezegenlerin hareketlerinin matematiksel olarak gösterilebileceğini öne
sürmüştür. Fizik ve kimya alanlarında yapılan araştırmalar sonucunda elde
edilen veriler doğrultusunda, yıldızların yapısını inceleyen astrofizik ve
Evren'in yapısını inceleyen kozmoloji gibi yeni bilim alanları ortaya
çıkmıştır. Özellikle astrofizikte Frounhofer ve Kirchoff'un, kozmolojide ise
Kant ve Laplace'ın yapmış olduğu araştırmalar çığır açıcı niteliktedir. Bu
dönemde astronomi alanında yıldızlar ve Evren'in yapısına ilişkin çalışmalar
artarak devam etmiş ve Evren'in oluşumuna ilişkin Büyük Patlama Kuramı
ortaya atılmıştır. Diğer taraftan, insanın bu evrende yalnız olup olmadığı
tartışılmış ve bunu belirlemeye yönelik çeşitli projeler geliştirilmiştir.
Yine bu dönemde gezegenlere ilişkin çalışmalar da ön plana çıkmış ve 1930
yılında Tombaugh tarafından Plüton Gezegeni ve daha sonra da bu gezegenin
uydusu Charon bulunmuştur.
{BİYOLOJİ
TARİHİ} Orta Çağ Ortaçağ İslâm Dünyası'ndaki biyoloji araştırmalarını,
bitkibilim ve hayvanbilim çerçevesinde değerlendirilecek olunursa, bu
alanların daha çok Aristoteles ve Dioscorides gibi Yunan bilginleri
tarafından derlenmiş olan bilgi birikimine dayandırılmış olduğunu
söylenebilir. Ancak, bu birikime Müslüman araştırmacıların yaşamış oldukları
çevreden edindikleri bilgilerle kişisel gözlemleri de eklemek gerekir. Erken
tarihli biyoloji yapıtları, genellikle ansiklopedik bir nitelik taşır.
Bunlarda, bitkilerle ve hayvanlarla ilgili yüzeysel gözlemlerin yanı sıra,
hikayelere ve hadislere de yer verilmiştir. İncelenen bitkiler, daha çok
tıbbî bitkilerdir. Hayvanlara ilişkin açıklamaların ise, özellikle at, deve
ve koyun gibi gündelik yaşantıyı doğrudan doğruya etkileyen canlılar
üzerinde yoğunlaştığı görülmektedir. Bitkibilimle ilgilenenler genellikle
doktorlardır; bunlar tedavi sırasında daha çok bitkilerden yapılan ilaçlar
kullanılmaktadır. Hayvan türlerinden ve onların yararlarından ve
zararlarından söz eden hayvanbilim ise, Aristoteles tarafından kurulmuş ve
Ortaçağ İslâm Dünyası'nda özellikle Câhiz ile Demirî'nin yapıtları sayesinde
tanınmıştır. Ancak Müslüman hayvanbilimcilerin, Yunanlıların bilimsel
birikiminden yeterince yararlandıklarını ve hayvanbilimi, mesela bir
coğrafya veya bir tıp ölçüsünde geliştirdiklerini söylemek olanaklı
değildir. İslâm ülkelerinin zengin bir hayvan örtüsü ile kaplı olduğu,
Aristoteles'in Hayvanların Tarihi'nin daha 8. yüzyılın sonlarında Arapça'ya
tercüme edildiği ve İslâm Hukuku'nun hayvanlara büyük bir ilgi gösterdiği
hesaba katıldığında, Müslüman düşünür ve bilginlerin hayvanbilim alanındaki
bilimsel kayıtsızlıklarını anlamak oldukça güçtür. Yeni Çağ Bu dönemde
geliştirilen mikroskop aracılığı ile Malpighi, Leewenhook ve Swammerdan gibi
bilim adamları, değişik canlı yapılar üzerinde araştırmalar yapmış ve
böylece Hücre Kuramı'nın kurulmasını sağlamışlardır. Ayrıca, Willis, Hooke
ve Mayow yapmış oldukları çalışmalar sırasında canlı ve cansız yapıların çok
küçük parçacıklardan oluştuğunu ve temel yapılarının benzer olması
dolayısıyla işlevlerinin de birbirine benzemesi gerektiğini düşünmüşlerdir.
Yakın Çağ Bu dönemde doğa bilimlerinden botanik ve zooloji alanlarındaki
çalışmalar gelişmiş ve özellikle Darwin'in dedesi Erasmus Darwin ve
Lamarck'ın yapmış olduğu araştırmalar sonucunda, yeni bitki ve hayvan
türlerinin oluşumunu açıklamaya yönelik Evrim Kuramı'nın temelleri
atılmıştır. Bu dönemde hücrenin yapısı ve işlevlerine ilişkin çalışmalar
biyolojiyi büyük ölçüde etkilemiştir. Bunun yanı sıra genetik alanında çok
önemli adımlar atılmış ve özellikle son dönemde yapılan araştırmalarla
klonlama yöntemine götüren yol açılmıştır. Ayrıca kimyaya dayanan hormon
çalışmaları, tarım alanındaki verimi arttırmış ve canlıların kökeni ve
evrimiyle ilgili araştırmalar, yeni bilimsel bulgularla güç kazanmıştır.
{FİZİK TARİHİ} Bilimler içinde hemen de en eksiksiz olan dal
fiziktir. Fizik, bir yandan, cisimlerin düşmesi, âşığın yayılması,
titreşimler, sürtünmeler gibi, her gün tanığı olduğumuz çok sayıda doğal
olayla ilgilenir; öte yandan, uygulama alanının çeşitliliği nedeniyle,
günlük hayatımızın her zaman içindedir. Sözgelimi, fiziğin en önemli
konularından biri olan elektrik olmasaydı, yaşama düzenimizin nasıl
olacağını düşünebiliyor musunuz? Dünyayı Açıklamak Fizik bilimi, insanların
doğada geçen olayları açıklama isteğinden doğdu ve İlkçağ Yunan
filozoflarının bu konudaki çalışmalarıyla kuruldu. Bu filozoflar öncelikle,
Dünya'nın oluşum ilkesini bulmağa çalışmışlardı. Aristoteles, su, hava,
toprak ve ateşi değişik bileşimleri ve dönüşümleriyle, Evren'deki bütün
bilinen maddeleri oluşturan dört temel öğe olarak kabul ediyordu. Leukippos
ve Demokritos, "maddenin bölünmesi ve yok edilmesi mümkün olmayan sayısız
küçük taneden, atomlardan meydana geldiğini sezinlemişlerdi. Pithagoras ve
öğrencileri akustik ile uğraşmışlar, yani ses olayının incelemelerini
yapmışlar; Eukleides ise optik konusunda bir araştırma kitabı yazmıştı.
Ayrıca, yansıma ve kırılma olaylarını fizik açısından inceleyen birçok
filozof, ışığın nitelikleri hakkında ortaya sorular atmıştı. O çağda
Yunanlılar mekanikte de hayli ileriydiler, nitekim Arkhimedes'in bu alandaki
buluşları büyük yankılar yapmıştı. Bu yüz ağartıcı başlangıçtan sonra,
Rönesans'ın sonuna kadar fizikte hiç bir ilerleme görülmedi. Romalılar fizik
bilimine hiç bir yenilik getirmediler ve Yunan bilimini aktarmakta önemli
bir aracılık görevi yapmış olan Araplar hemen de sadece optik konusunda
gelişmeler sağladılar. Avrupa'da, bilimsel gelişme, XIII. yy .a kadar
tamamen durdu; Rönesans süresince de fizik, öteki bilim dallarının tersine,
çok az ilerleme gösterdi. Bu dönemde anılmağa değer tek bilgin, birçok
buluşu olan Leonardo da Vinci oldu. Galilerden Newton'a Fizik ancak XVII. yy
.da gelişti. Galilei dinamik ve astronomi konularını inceledi ve deneyler
yapmayı, deneylerden çıkan sonuçları saptamayı ve bunları kesin matematik
yasalara bağlamayı öngören deneysel yöntemi kurdu. Hollandalı Huygens
sarkacı inceledi ve sarkaçlı saatleri geliştirdi, İtalya'da Torricelli'nin
ve Fransa'da Pascal'ın çalışmaları atmosfer basıncını meydana çıkardı.
Gassendi ile Mersenne, ses hızım ölçmeyi denediler. Işık olayları da bol bol
incelendi: Hollanda'da Snellius ve Fransa'da Descartes birbirinden habersiz
kırılma yasalarını açıkladılar; Newton beyaz ışığın bileşimini keşfetti;
Römer ilk defa ışığın hızını saptadı. Bununla birlikte, ışık ışınlarının
niteliği gene de anlaşılamadı: ışık Descartes ile Newton'un dediği gibi
küçük tanelerden mi, yoksa Huygens'in dediği gibi dalgalardan mı oluşuyordu?
Bu sorunun karşılığı daha sonra gelecekti. O sıralar ancak, optik araçlar
(mikroskop, gök dürbünü, teleskop) bulunup geliştiriliyordu, tıpkı
barometreler ve boşaltma tulumbaları gibi. Bu çağın en önemli olayı ise,
Newton tarafından evrensel çekim gücünün (yerçekimi) bulunması olmuştur.
Deneysel Fizik Fizik XVIII. yy.da gelişti ve son derece yaygınlık kazandı.
Bilginler, «fizik odaları»nda, halk önünde basit, ama gösterişli deneyler
yaptılar. Bu, elektrikte ilk önemli buluşların gerçekleştiği dönem oldu:
yalıtkan ve iletken cisimler arasındaki ayırım, pozitif ve negatif
elektriğin ortaya çıkartılması, Amerikalı Franklin'in paratoneri icadı bu
döneme rastlar. Optikte, Fransız Bouguer ışık yoğunluğunu ölçmek için
fotometreyi icat etti. Nihayet, hassas termometreler de bu sıralarda
yapıldı. Uzmanlık Dalları XIX. yy.da fizikte, mekanik ve ısı olayları
arasındaki ilişkileri inceleyen termodinamik; elektrik akımlarının magnetik
özelliklerini ve uygulama alanlarını inceleyen elektromagnetizma gibi yeni
dallar ortaya çıktı. Aynı zamanda, «evrensel» düşünürler de artık yerlerini
uzmanlara bıraktılar. Optikte, girişim (iki noktasal kaynaktan çıkan ışık
ışınlarının üst üste çakışmasıyla ortaya çıkan ardışık ve almaşık parlak ve
karanlık şeritler) ve polarma (bazı maddelerin yansıttığı veya kırdığı
ışığın özgülüklerindeki değişim) olaylarının keşfedilmesi, Fresnel'in
savunduğu dalga kuramı'nın zaferini geçici olarak sağladı. Bu arada
spektroskop! ve fotoğrafçılık gibi yeni teknikler ortaya çıktı; ve
görünmeyen iki ışın bulundu: kızılaltı ve morötesi. Elektrikte, Volta'nın
pili icat etmesi (1800), elektrik akımının incelenmesine yol açtı.
Elektriğin özgülüklerini açıklamak için Ohm, Pouillet, Faraday, Ampere,
Örsted birtakım yasalar buldular, daha sonra Maxwell bunların sentezini
gerçekleştirdi. Bu kuramsal sonuçlara, telgraf, telefon, akümülatörler,
elektrik lambası, dinamo gibi birçok pratik uygulama eklendi. 1880'e doğru,
bazıları, fiziğin artık hemen hemen tamamlandığını söylerken, radyoelektrik
dalgalar, elektron, X ışınları ve radyoaktiflik gibi bir dizi yeni buluş,
yüzyılın sonunu belirledi. Sonsuz Küçük Fizikçiler, gözlenen olayları daha
iyi anlamak için, XX. yy. başlarında, geleneksel düşünceleri altüst eden
kuramlar öne sürdüler. Alman Max Planck 1900'de kuvanta (enerji
«tanecikleri») kuramı'nı ortaya attı; bu kurama göre, enerji ancak aralıklı,
kesik kesik yayınlanabilirdi. 1905 yılında başka bir Alman, Albert Einstein,
bağıllık (izafiyet) kuramını yayımladı. Bu yeni kuramlar, maddenin yapısının
incelenmesinde geniş ölçüde ilerleme olanağı sağladı. 1913'te Danimarkalı
Niels Bohr, kuvanta kuramını atoma uygulamayı önerdi ve Alman Sommerfeld
1916'da bu kuramı, bağıllık aracılığıyla tamamladı. 1924'te, ışık için
önceden varılmış bir sonucu genelleştiren Louis de Broglie, her madde
taneciğinin bir dalga ile birlikte bulunduğu düşüncesine dayanan dalga
mekaniği iddiasını öne sürdü. Alman Heisenberg, 1925'ten başlayarak, bir
taneciğin hızının ve konumunun aynı anda kesin olarak bilinmesi
olanaksızlığını gösteren kendi kuvanta mekaniği'ni geliştirdi. Bütün bu
çalışmaların sentezi, 1930 yılında İngiliz Dirac tarafından
gerçekleştirildi: onun bağıllık, kuvanta ve dalga mekaniği konusundaki
görüşleri, çok geçmeden pozitif elektronların bulunmasıyla doğrulanmış oldu.
O tarihten sonra, atom çekirdeğinin parçalanması başarıldı ve yapay
radyoaktifliğin bulunması, atom bombasının ve atom pilinin yapımına yol
açtı. Günümüzde, nükleer fizik ile ortaya çıkan taneciklerin çeşitliliği,
atomun ne kadar zengin olduğunu gösterdi. Öte yandan, astrofizik dalı,
yıldızları yöneten mekanizmayı öğrendikten sonra, bağıllık yasalarını
uygulayarak Evren'in tarihini yazmağa girişti. Böylece, fizik bilimi,
kendine yeni temeller bulduktan sonra, araştırmalarını, sonsuz küçükten
sonsuz büyüğe doğru genişletme yoluna girdi. Elektrik Öpücüğü XVIII. yy.da
sürekli kıvılcım çıkartan elektrostatik makinelerin icadıyla elektrik, bazı
salonlarda moda oldu. Bu salonlarda, hayvanlara elektrik vermekle veya
kıvılcım yardımıyla eşyayı tutuşturmakla eğleniliyor veya yalıtkan bir
tabureye çıkmış iki deneycinin, dudakları arasından şimşek çaktırmaları
seyrediliyordu: buna «elektrik öpücüğü» deniyordu.
{GEOMETRİ TARİHİ} Uzayın ve uzayda tasarlanabilen biçimlerin,
kurallara uyularak incelenmesini konu alan matematik dalı. Yunanca «ge», yer
ve «metron», ölçüden. Geometri Nil kıyılarında doğdu. Bu ırmağın düzenli
aralıklarla taşması, tarlaların sınırlarını siliyor, Mısırlıları güç
sorunlarla karşı karşıya bırakıyordu: çünkü tarlaların sınırlarını yeniden
çizmek, herkese kendi yerini vermek, bunun için de tarlaların yüzölçümünü
hesaplamak, nirengiler dikmek, kısacası, geometri yapmak gerekiyordu. Doğru
Kavramının Anlaşılması İçin insanlara, yer ölçümüne ilişkin somut sorunları
çözümleme olanağını veren geometriden, giderek soyut bir geometri doğdu.
Böylece aynı kavramın değişik durumlara uygulanabileceği anlaşıldı.
Sözgelimi, deniz üzerindeki ufuk çizgisiyle çekülün gergin ipi arasında hiç
bir maddi ortaklık yoktur; ama ikisi de geometride doğru adı verilen kavramı
belirtir; doğru kavramı, ancak bunun gibi somut örneklere bakılarak
anlaşılabilecek bir kavramdır. Bir kâğıdın üstüne çizilen düz bir çizgi,
doğru hakkında yaklaşık bir fikir verir. Oysa doğru, sınırlı değildir (çizgi
ise yaprağın kenarında biter) ve doğrunun kalınlığı yoktur (çizginin ise ne
kadar ince çizilmiş olursa olsun, bir kalınlığı vardır). Bunun gibi, bir
topa, bir küreye bakılarak küre kavramı hakkında bir fikir sahibi
olunabilir. Eukleides'in Aksiyomları ve Teoremleri İskenderiyeli bir Yunan
bilgini olan Eukleides, M.Ö. III. yy .da geometri hakkında ilk mükemmel
kitabı yazdı. Eukleides o zamanki kitaplarında (bunlar somut sorunların
çözümünü gösteren basit «reçete» derlemeleriydi) farklı bir açıdan bakarak,
öne sürdüğü sonuçları, kesin kanıtlara başvurma yoluyla kanıtlamak
istiyordu. Bunun için önce, sezgiye dayanan birtakım kavramlar (nokta,
doğru, düzlem) kabul etti (aksiyom), sonra doğru sandığı, ama doğruluğunu
kanıtlayamadığı birtakım gerçekleri belirledi (bütün, parçadan daha
büyüktür; üçüncü bir niceliğe eşit olan iki nicelik birbirine de eşittir)
[postulat]. Bu aksiyom'larla postülat'lara dayanılarak geometri teorem'leri
kurulur. Kuşkusuz Eukleides, aksiyomlarının doğruluğunu kanıtlayamazdı, ama
ona ve çağdaşlarına göre bunlar, tartışma götürmez gerçeklerdi. Sözgelimi,
dik açı konusunda kesin bir yargıya varabiliyordu, çünkü gerçek hayatta,
deniz üzerindeki ufuk çizgisiyle, elindeki bir çekülün yaptığı dik açıyı
gözleriyle görebiliyordu. Eukleides geometrisi, üstünde yaşadığımız dünyayı
anlamak için mükemmel bir araçtır; bu geometri, bilim ve tekniğin
ilerlemesinde önemli bir etken olmuştur. Eukleides Dışı Geometriler
Eukleides aksiyomlarının kesinliği, XIX. yy .dan itibaren tartışılmağa
başladı. Alman matematikçisi Riemann ve Rus matematikçisi Lobaçevski,
Eukleides aksiyomlarının tam karşıtı olan aksiyomlardan işe başladılar.
Böylece ilk bakışta hiç bir pratik yararı yokmuş gibi görünen değişik
geometriler (Eukleides dışı geometriler) doğdu. Ve bu yeni geometriler o
zamandan beri birçok alanda (nükleer fizik, astronotik v.b.) işe yaradı
(Einstein bunlar sayesinde bağıllık kuramını kurabildi). Cebir tekniklerinin
geometriye uygulanması, noktaları sayılara veya koordinatlara bağlayarak
bütün eğrileri hesaplamak ve saptamak olanağı sağlayan analitik geometri'yi
doğurdu (Descartes). Rönesans Ressamları ve Tasarı Geometri Tasarı
geometri'de, uzay geometrinin şekilleri veya öğeleri, tam ve aslına uygun
biçimde bir düzleme (üzerine şekil çizilen kâğıt) aktarılır. Rönesans'ın
büyük ressam ve mimarları tasarı geometriden yararlanmışlarsa da, onu gerçek
bir matematik sistemi haline getiren (temel geometri, kaba perspektif),
matematikçi Monge olmuştur. İzdüşüm geometrisi (bir şeklin herhangi bir
noktasını esas alarak tümünü bir düzleme izdüşümle aktarmak), resim ve
süsleme sanatı için de çok önemlidir. Ama asıl yeri, aksiyomları ve
ilişkileri bakımından izdüşüm geometrisi, matematiğin bir dalıdır. Saf
(Katıksız) Geometri Geometride, her yerde geçerli kesin belirlemeler giderek
azalmakta, başlangıç aksiyomları artık sadece belirli bir geometri için
doğru sayılmaktadır. Burada gerçek olan başka bir yerde yanlış olabilir. Her
şeye rağmen, maddi gerçeklerin incelenmesinde uygulamalı geometrinin
sağladığı olanaklar sonsuzdur. Yüzölçümü hesaplanmak istenen bir tarlanın
çizgisel taslağından tutun da gökcisimlerinin yörüngelerinin saptanmasına,
haritalara, planlara, coğrafyada kullanılan ölçeklere, makine yapımına,
mimarlığa varıncaya kadar, geometri bilgisinin mutlaka gerekli olduğu alan
pek çok ve geniştir. Bununla birlikte, matematik çalışmaları daha ileriyi,
uzak geleceği de göz önünde tutar. Hemen yararlanma kaygısına kapılmadan
yapılan matematik araştırmalar saymakla bitmez. Bu çalışmalar, doğruluğu
mevcut koşullara bağlı olmayan kusursuz örnekler yaratma amacı güder. Saf
geometrinin esası budur. Thales Ünlü bir bilgin ve filozof olan
(Yunanistan'ın Yedi Bilge'sinden biridir) Miletoslu Thales (M.Ö. 640-562),
düzlem geometrinin ilk teoremlerini hazırladı. Thales, bir yapının
yüksekliğini, onun gölgesini ölçerek hesaplayabiliyordu. Pithagoras «Birdik
üçgende, hipotenüs (dik açının karşısındaki kenar) üzerine kurulan kare
öteki iki kenar üzerine kurulan karelerin toplamına eşittir»: bu teoremi M.Ö.
VI. yy.da yaşamış ünlü Yunan filozof ve matematikçisi Pithagoras bulmuştur.
Çarpım tablosunu ve telli çalgılarda gamı icat eden de odur. Monge Tasarı
geometrinin yaratıcısı ve analitik geometrinin büyük kuramcısı Gaspard Monge
(1746-1818), bütün XIX. yy. matematikçilerinin eşsiz ustasıdır.
{KİMYA TARİHİ} Orta Çağ İslâm Dünyası'ndaki kimya
çalışmaları, daha önce Hellenistik Çağ'da İskenderiye'de yapılmış olan simya
çalışmalarından yoğun bir biçimde etkilenmiştir. Bu çalışmalar sırasında
yavaş yavaş belirginleşmeye başlayan Yapısal Dönüşüm Kuramı'na göre,
doğadaki bütün metaller, aslında bir kükürt-civa bileşimidir; ancak bunların
iç ve dış niteliklerinde farklılıklar bulunduğu için, kükürt ve civa
kullanmak suretiyle istenilen metali elde etmek mümkündür. Bilindiği gibi,
simyagerler, tarih boyunca, bu kurama dayanarak, kurşun ve bakır gibi
nisbeten daha az kıymetli metalleri, altın ve gümüş gibi metallere
dönüştürmek istemişlerdir. İslâm Dünyası'ndaki kimya çalışmaları da
genellikle bu doğrultuda sürdürülmüştür. Yine Müslüman simyagerlerin
maksatlarından birisi de bu dönüşümü gerçekleştirecek el-İksir'i, yani
mükemmel maddeyi bulmaktır. Mükemmele en yakın metal, altın olduğu için,
genellikle bu çalışmalarda altının kullanıldığı görülmektedir. İksir, aynı
zamanda sonsuz yaşamın kapısını aralayacak bir anahtar olarak da
düşünülmüştür. Simyagerler, Yeryüzü'ndeki metallerle Gökyüzü'ndeki
gezegenler arasında da ilişki kurmuşlardır. Örneğin altın Güneş'le ve gümüş
ise Ay'la eşleştirilmiş ve bu metalleri göstermek için Güneş ve Ay'a
benzeyen simgeler kullanılmıştır. Bu simgeler, 18. yüzyıla kadar pek fazla
değişmeden gelmiştir; günümüzdeki simgeler ise 18. yüzyıldan itibaren
şekillenmeye başlamıştır. Ortaçağ İslâm Dünyası'nda, simyayı benimseyenlerle
benimsemeyenler arasında süregelen tartışmaların, kimyanın gelişimi üzerinde
çok olumlu etkiler yaptığı görülmektedir. Çünkü bu tartışmalar sırasında,
taraflar, görüşlerinin doğruluğunu kanıtlamak için, çok sayıda deney yapmış
ve bu yolla deneysel bilginin artmasında önemli bir rol oynamışlardır. Yeni
Çağ Bu dönemde kimya alanında maddenin yapısına ilişkin deneysel çalışmalar
başlamış ve özellikle Boyle, Mayow ve Hook gibi bilim adamları sayesinde
yeni bir atom kuramı geliştirilmiştir. Yakın Çağ Bu dönemde kimya, sanayinin
belkemiği haline gelmiştir; ancak kimya çalışmaları sadece sanayide değil,
tıp başta olmak üzere değişik bilim dallarında da önemli rol oynamıştır.
Atom konusundaki çalışmalar, genetik ile ilgili çalışmaları ve canlıların
temel maddesi konusunda yapılan araştırmaları büyük ölçüde etkilemiştir. Bu
dönemde çağdaş kimya, yanma olgusunu açıklayan Lavoisier tarafından
kurulmuştur. Bu sayede Lavoisier, Filojiston Kuramı'nı yıkmış ve oksijeni
bulmuştur. Modern Kimyanın Doğuşu 15. yüzyıla dek kimya, eskiden beri
bilinen kalıplarını bir türlü aşamamıştı. Bu kalıplaşma, efsanevi
açıklamalarla ve ilkel reçetelerle örtülmeye çalışılıyordu. Kimya, halâ
simya idi. 15. yüzyıldan itibaren simya, kıpırdamaya, kimya olmaya başladı.
Fosfor, bizmut, platin gibi yeni bulunan elementlerin gösterdikleri tipik
özellikleri yeni açıklamalar istiyordu; öteyandan sürekli uzmanlaşan
endüstri ve ticaret de kimya sanayinin yeni şeyler üretmesini bekliyordu.
Güherçile, şap, yeşil vitriol (demir sülfat), vitriol yağı (sülfürik asit)
soda gibi maddelerin üretiminin arıtırlması gerekiyordu. Bütün bunlar da
eski kalıpları kırmayı ve bunu önleyen geçmişle hesaplaşmayı dayatıyordu.
Rönesans kimyacılarının tek ilgi alanı elbette madenler değildi. Georgius
Agricola'nın 1556'da yayınlanan ve gelecek 200 yıl boyunca madencilik ve
metalürji alanlarından çalışanların el kitabı olarak işlev gören on iki
ciltlik dev eseri "De Re Metalllica" da maden ocaklarının yapımı, maden
filizlerinin ocaklardan çıkarılması ve ocaklarda biriken suyun boşaltılması
gibi konuların yanısıra metal işletmeciliğine ilişkin çok önemli bilgiler
verilmektedir. Onun izleyicilerinden Bernard Palissy (1510-1589), seramik
üretimini; Glauber, cam, güherçile ve bazı boyaların üretimini geliştirdi.
Bu sırada, yani 16. yüzyılda İran ve Çin, porselen (çini) ve çömlekçilikte
Avrupa'dan öndeydi. Kumaş ve deri sanayiinde önemli olan şap, Avrupa için
önemli bir üretim dalıydı. Kimya alanındaki bir başka üretim alanı
damıtmaydı. Damıtma, bir sıvı karışımının ısıtılması ve buharlaştırılarak
bulunduğu karışımdan ayrılması ve yoğiunlaştırılarak yeniden elde
edilmesidir. 15., 16. ve 17. yüzyıllarda Avrupasında kuvvetli alkollü
içkiler içiliyordu. Onun için damıtma işlemi yaygın ve büyük bir üretim
koluydu. İçkiler, yalnızca aristokrasinin yemek alemleri için önem
taşımıyordu; aynı zamanda cahil yerlilerin topraklarını ve vücutlarını da
teslim almanın ikinci (birincisi baruttu) silahıydı. Hava ya da daha genel
olarak gazlar, 17. yüzyıl başına dek bir "ruh" ya da "kaos" olarak
görülmüştü. Gaza "gaz" adını veren van Helmont (1577-1634) idi. Helmont,
Paracelsus'un izleyicilerindendi ve büyük bir deneyciydi. J. Bernal’a göre
birinci sınıf bir dahiydi. Mevcut maddeler olarak sadece suyu ve havayı
kabul ediyordu. O'nun görüşlerinin kaynağı eski İyonyalılardı. Ama o,
felsefi bir varsayımdan çok deneysel souçlara dayanıyordu. Su koyduğu bir
kapta söğüt ağacı yetiştirdi ve yaşam için hava ve suyun alınmasının yeterli
olacağını savundu. Kaosu gaz olarak o adlandırdı; kimyanın ileriki
zaferlerinin yolunu aydınlattı. Ayaklanmalarla ve içsavaşlarla geçen bir
dönemin ardından 17. yüzyılın ikinci yarısı bilimin gerçek doğuşuna tanıklık
etti.
{MATEMATİK
TARİHİ} Orta Çağ İslâm Dünyası'nda başta aritmetik olmak üzere, matematiğin
geometri, cebir ve trigonometri gibi dallarına önemli katkılarda bulunan
matematikçiler yetişmiştir. Ancak bu dönemde gerçekleşen gelişmelerden en
önemlisi, geleneksel Ebced Rakamları'nın yerine Hintlilerden öğrenilen Hint
Rakamları'nın kullanılmaya başlanmasıdır. Konumsal Hint rakamları, 8.
yüzyılda İslâm Dünyası'na girmiş ve hesaplama işlemini kolaylaştırdığı için
matematik alanında büyük bir atılımın gerçekleştirilmesine neden olmuştur.
Daha önce Arap alfabesinin harflerinden oluşan harf rakam sistemi
kullanılıyordu ve bu sistemde sayılar, sabit değerler alan harflerle
gösteriliyordu. Örneğin için a harfi, 10 için y harfi ve 100 içinse k harfi
kullanılıyordu ve dolayısıyla sistem konumsal değildi. Böyle bir rakam
sistemi ile işlem yapmak son derece güçtü. Erken tarihlerden itibaren
ticaretle uğraşanların ve aritmetikçilerin kullanmaya başladıkları Hint
Rakamları'nın üstünlüğü derhal farkedilmiş ve yaygın biçimde kabul görmüştü.
Bu rakamlar daha sonra Batı'ya geçerek Roma Rakamları'nın yerini alacaktır.
Cebir bilimi İslâm Dünyası matematikçilerinin elinde bağımsız bir disiplin
kimliği kazanmış ve özellikle Hârizmî, Ebu Kâmil, Kerecî ve Ömer el-Hayyâm
gibi matematikçilerin yazmış oldukları yapıtlar, Batı'yı büyük ölçüde
etkilemiştir. İslâm Dünyası'nda büyük ilgi gören ve geliştirilen bilimlerden
birisi olan astronomi alanındaki araştırmalara yardımcı olmak üzere
trigonometri alanında da seçkin çalışmalar yapılmıştır. Bu konudaki en
önemli katkı, açı hesaplarında kirişler yerine sinüs, kosinüs, tanjant ve
kotanjant gibi trigonometrik fonksiyonların kullanılmış olmasıdır. Yeni Çağ
Bu dönem diğer alanlarda olduğu gibi matematik alanında da yeniden bir
uyanışın gerçekleştiği ve özellikle trigonometri ve cebir alanlarında önemli
çalışmaların yapıldığı bir dönemdir. Trigonometri, Regiomontanus, daha sonra
da Rhaeticus ve Bartholomaeus Pitiscus`un çabalarıyla ve cebir ise Scipione
del Ferro, Nicola Tartaglia, Geronimo Cardano ve Lodovice Ferrari tarafından
yeniden hayata döndürülmüştür. Yapılan çalışmalar sonucunda geliştirilen
işlem simgeleri, şu anda bizim kullandıklarımıza benzer denklemlerin ortaya
çıkmasına olanak vermiş ve böylelikle, denklem kuramı biçimlenmeye
başlamıştır. Rönesans matematiği özellikle Raffaello Bombelli, François
Viète ve Simon Stevin ile doruk noktasına ulaşmıştır. 1585 yılında, Stevin,
aşağı yukarı Takîyüddîn ile aynı anda ondalık kesirleri kullanmıştır. Bu
dönemde çağdaş matematiğin temelleri atılmış ve Pierre de Fermat sayılar
kuramını, Pascal olasılık kuramını, Leibniz ve Newton ise diferansiyel ve
integral hesabı kurmuşlardır. Yakın Çağ Bu dönemde Euler ve Lagrange,
integral ve diferansiyel hesabına ilişkin 17. yüzyılda başlayan çalışmaları
sürdürmüş ve bu çalışmaların gök mekaniğine uygulanması sonucunda fizik ve
astronomi alanlarında büyük bir atılım gerçekleştirilmiştir. Mesela Lagrange,
Üç Cisim Problemi'nin ilk özel çözümlerini vermiştir. Bu dönemde matematiğe
daha sağlam bir temel oluşturmaya yönelik felsefi ağırlıklı çalışmalar
genişleyerek devam etmiştir. Russell, Poincaré, Hilbert ve Brouwer gibi
matematikçiler, bu konudaki görüşleriyle katkıda bulunmuşlardır. Russell,
matematik ile mantığın özdeş olduğunu kanıtlamaya çalışmıştır. Matematiğin,
sayı gibi kavramlarını, toplama ve çıkarma gibi işlemlerini, küme, değilleme,
veya, ise gibi mantık terimleriyle ve matematiği ise "p ise q" biçimindeki
önermeler kümesiyle tanımlamıştır. Hilbert'e göre ise, matematik soyut
nesneleri konu alan simgesel bir sistemdir; mantığa indirgenerek değil,
simgesel aksiyomatik bir yapıya dönüştürülerek temellendirilmelidir. Sezgici
olan Brouwer de matematiğin temeline, kavramlara somut içerik sağlayan
sezgiyi koyar; çünkü matematik bir teori olmaktan çok zihinsel bir
faaliyettir. Poincaré'ye göre de matematiğin temelinde sezgi vardır ve
matematik kavramlarının tanımlanmaya elverişli olması gerekir. Yine bu
dönemin en orijinal matematikçileri olarak Dedekind ve Cantor sayılabilir.
Dedekind, erken tarihlerden itibaren irrasyonel sayılarla ilgilenmeye
başlamış, rasyonel sayılar alanının sürekli reel sayılar biçimine
genişletilebileceğini görmüştür. Cantor ise, bugünkü kümeler kuramının
kurucusudur.
|
|